Zekât, burjuva sadakası değildir!

Elifgül

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Zekât, burjuva sadakası değildir!



Zekât, “Allah’ın verilmesini emrettiği mallar ve kazançlardan bir miktarını belli zaman aralıkları içinde yine O’nun emrettiği yerlere, sırf Allah rızası için verme demektir.”
Istılahta kabaca böyle tarif edilen zekât, herkesin bildiği gibi ıslam’ın beş temel esasından biridir.
Zekât, ferdî ve içtimaî açıdan birçok maslahatı bünyesinde barındırır. Ezcümle; mala karşı alabildiğine cimri ve hasis yaratılan insanı, fıtrat çizgisine çeker, paraya, mal ve menale kulluktan, Hakk’a kulluk mak----- çıkma yollarını açar. Bir başka ifadeyle maddeye kulluktan, maddenin efendiliğine çıkartır insanı. Mala bereket katar, onun çoğalmasına ve artmasına vesile olur. (Tevbe, 9/103) Mal biriktirme hırsını engeller. ınsana harcama disiplini aşılar. Fani dünyaya takılıp kalan kişilere ebediyet yolcusu olduğunu hatırlatarak, onun gidişâtına, duygularına, planlarına yol gösterir. Dünya hayatının faniliği gibi gerçeklerle, dünyanın en ölümsüz, en güçlü şahsı olma, ebedi dünyada kalacakmış gibi gerçekleşme ihtimali imkânsız hayal ve hülyaları arasına set koyar.
Zekât, her toplumda var olan fakir-zengin arasındaki maddî uçurumun kapanmasına, sosyo-ekonomik adaletin sağlanmasına vesile olur. Manevî açıdan fakirdeki zengine karşı muhtemel kıskançlık duygusunun saygı, sevgi ve hürmet hisleri ile yer değiştirmesine sebep olur. Fakirlikten hırsızlığa kadar birçok köklü problemin çözülmesinde ciddi rol oynar. Bu açıdan zekâtı ‘toplumsal ibadet’ olarak nitelendirmek mümkündür.
Ferdî ve içtimaî açıdan daha yüzlerce faidesinin sayılabileceği zekâtın en önemli özelliği, onun ibadet oluşudur. Bu, zekâta tabi mallar, nisap miktarı, oranları, sarf yerleri vb. açılardan bakıldığında insana ‘vergiden hiçbir farkı yokmuş’ imajı veren zekâtı, vergiden ayıran en köklü farktır. ıslam’ın olmazsa olmaz beş temel esasından biri olması da zaten bunu göstermektedir.
Ne var ki tarihî süreçteki bazı sapmalar, gevşemeler bugün zekâtın ıslam’da hiç de hak etmediği şekliyle tatbikine vesile olmuştur. Bu süreçte teorik açıdan zekâtın farziyyetine inanmada herhangi bir problem veya bir farklılık yoktur. Farklılık, değişen ve gelişen iktisadî ve içtimaî yapıya uygun olarak zekât düzenlemelerinin yenilenemeyişindedir. Efendimiz ve sahabe dönemindeki uygulamaların, o döneme nisbetle oynadıkları rol ve ekonomik değerler nazara alınmadan olduğu gibi kabulü hatta bir anlamda ebedileştirilmesi, zekâtı sosyo-ekonomik adaleti sağlayıcı konumdan uzaklaştırmıştır. Söz konusu uygulamaların uzun zaman tatbiki, neticede ‘teoride de böyle’ anlayışını doğurmuş ve son tahlilde zekât ferdî ve vicdanî bir ibadet hüviyetine bürünmüştür.
Bu anlayış ve kabulün tabii veya gayri tabii uzantısı olarak; maalesef zekât olarak verilen, mal ise; kullanıl/a/mayan, satıl/a/mayan, seri sonu ya da tedavülden kalkmış malların verilmesi; para ise birçok fakiri gönülleme amacıyla sadaka miktarını geçmemesi, zekâtın fakirin hakkı olduğu fikrinden uzak hesaplama usulleri hatta kaçamakları gibi şeyler ortaya çıkmıştır. ışte bütün bunlar bazılarının zekâtı ‘burjuva sadakası’ olarak adlandırmasına neden olmuştur. Bu perspektiften bakıldığında haksız da değillerdir.
Yerinden oynayan ve ıslam’ın beş temel esasından biri olan bu taşı, aslî yerine oturtmak başkasının değil, Müslümanlar olarak bizim vazifemizdir. Ona hem yeniden Efendimiz (sas) dönemindeki fonksiyonunu icra ettirmek, hem teorik olarak ibadet, pratik olarak da sosyo-ekonomik adaleti sağlamadaki konumunu iade etmek mecburiyetindeyiz. Bunun sağlayacağı dünyevî ve uhrevî fayda ve maslahatlar bütün insanlığa racî olacaktır.

Ahmet Kurucan
 
Üst Alt