Tasavvuf ehli ve kur'ân

hacı anne

Süper Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
1,088
TASAVVUF EHLİ VE KUR'ÂN

Tasavvuf¸ kelime olarak¸ Kur'ân ve hadislerde geçmez. Ancak müessese olarak İslâm'ın özünde var olan bir ilim ve eğitim kurumudur. Diğer İslâmî ilimler gibi hicrî ikinci asırda tedvîn edilmeye başlamıştır. İslâmî ilimlerdenkelâm¸ İslâm felsefesi ve tasavvuf¸ İslâm düşüncesinin üç sacayağıdır. Bunun yanında tasavvuf¸ bir dinî tecrübe birikimidir. Bu rûhî tecrübeyideğerlendirir-ken¸ oluşum sürecini tamamıyla haricî faktörlerde aramak doğru değildir. Fakat tasavvuf demek¸ bütünüyle İslâm demek de değildir. İslâm'ın dinidir. Katıksız¸ eksiksiz ve her yönüyle mükemmel olan ilâhî bir dinin adıdır. Tasavvuf ise ilhamını İslâm'dan alan; siyasî¸ entelektüel ve dinî özellikleriyle İs-lâm tarihinin yaşanmış ve hâlen yaşanmakta olan bir ürünüdür. Hicrî birinci asırdan itibaren Müslümanlar¸fetihler sonucu farklı inanç ve kültür kodlarıyla karşılaşmışlardır. Farklı coğrafya ve farklı kültürlerin birikimlerinden istifade etmişler ve İslâm düşüncesinin neşv ünemâ bulmasına gayret etmişlerdir. Kelâm¸ felsefe¸ fıkıh¸ hadis ve tefsir ilimlerinde olduğu gibi tasavvuf ilmi de tarihî seyri içinde diğer ilim¸medeniyet ve kültürlerle münasebet kurmuş ve onlardan zaman zaman faydalanma yoluna gitmiştir. Ancak şurası unutulmamalıdır ki¸ tasavvuf ilminin farklı kültürlerden istifadesi¸ ana konularda değil tâlî meselelerde ve usûl boyutundadır. Tasavvuf ilminin gayesi¸ metodu¸ konuları¸ temel meseleleri ve mânevî tecrübesi Kur'ân iklimi ve peygamber çizgisi mihverindedir.[1] İbn Haldun (ö. 806/1406)¸ tasavvuf ilminin kaynağı ve gelişimi açısından Kur'ân ve sünnete dayandığını¸ İslâm'ın özünde bulunan bir ahlâk eğitimi olduğunu şu tesbitleri ile dile getirmektedir:"Bu ilim¸ ümmet içinde sonradan ortaya çıkmış ilimlerden biridir ve aslı şudur: Aslında tasavvuf ehlinin tutmuş oldukları yol¸ sahâbe¸ tâbiîn ve onlardan sonra gelen ümmetin selefi ve büyükleri tarafından hiçbir zaman terk edilmemişti. Bu yolun temeli ibadetlere kapanıp tamamen 'a yönelmek¸ dünyanın geçici nimetlerinden¸süs ve zînetlerinden yüz çevirmek¸ insanların genelinin yöneldikleri zevklere¸ lezzetlere¸ mal ve makama sırt çevirmek¸ halvet ve ibadete çekilmek için insanlardan uzaklaşmaktır. Evet¸ sahâbe ve onlardan sonraki selef döneminde bu genel bir durumdu. Sonra hicrî ikinci yüzyıldan itibaren dünyaya ve dünya malına meyletmeler yaygınlaşınca ve insanlar dünya işlerine dalınca¸ eskisi gibi ibadetlere yönelenlere sûfiye ve mutasavvıfa isimleri verildi."[2]

Bu şekilde kendilerine asr-ı saâdet dönemi Müslümanlığını örnek alan sûfîlerin yaşadıkları telvîn-temkîn¸ fena-bak⸠zevk-şurb¸ kabz-bast¸ gaybet-huzur¸ cem'-fark¸ vecd-tevâcüd¸ tecrîd-tefrîd¸ kurb-bu'd¸ heybet-üns¸sekr-sahv¸ müşâhede-mükâşefe¸ mahv-isbât gibi tasavvufî hâller; seyr u sülûk eğitimi sürecinde kat etmeye çalıştıkları tövbe¸ zühd¸ mücâhede¸ muhâsebe¸murâkabe¸ sıdk¸ ihlâs¸ tevekkül¸ sabır¸ şükür¸ havf-rec⸠takvâ-vera'¸ fakr¸rız⸠muhabbet ve marifet gibi tasavvufî makamlar; azîmet¸ ruhsat¸ bey'ât¸intisâb¸ dua¸ edep¸ vird¸ ferâset¸ basîret¸ fetih¸ feyiz¸ gayret¸ gurbet¸halvet¸ havâtır¸ hikmet¸ himmet¸ hizmet¸ hürriyet¸ huşu¸ huzur¸ ihsân¸ilhâm¸ irâde¸ istikâmet¸ kerâmet¸ sohbet¸ tevekkül¸ tevhîd¸ vakt¸ velâyet ve zikir gibi pek çok tasavvufî ıstılah Kur'ân'dan kaynaklanmaktadır.

*Sûfîlerin Kur'ân Okuma Edebi*

Bütün bu tesbitlere göre¸ tasavvufun başlangıcı Hz. Peygambere kadar uzanmakta olup ilhamını¸ Kur'ân'da bildirilen kelâmından alır. Kur'ân¸her Müslüman için özellikle de mutasavvıflar için¸ dünya görüşlerinin anahtarı olmuştur. Dünyevî ve uhrevî işlerle ilgili her türlü sorunlarına Kur'ân penceresinden çözüm bulmaya çalışmışlardır. Farklı çağlarda yapılan tefsirler¸ İslam dünyasının kendini kavrayışının nasıl gelişip değiştiğini
göstermektedir.[3] İlhamlarını Kur'ân'dan aldıklarını belirten sûfîler¸ Kur'ân'ı bir defa okuyup bir kenara bırakılan kitap olarak değil¸ bir başucu kitabı¸ bir dert ortağı¸ bir ruh atlası ve bir anlam haritası olarak görmüşlerdir. Kur'ân'ın gereği gibi okunup istifade edilmesini öngörmüşlerdir. Fakat rastgele bir okuma tarzında değil kalbimiz¸ ruhumuz¸ aklımız ve bütün cevârihimizi bir bütün hâlinde kullanarak okumak gerektiği
anlayışını öngören sûfîlerin Kur'ân okuma âdâbını şu şekilde
sıralayabiliriz:

1. Sûfîler¸ Kur'ân tilâvetini ibadetin bir çeşidi sayarlar.

2. Âyet ve sûreleri tekrar tekrar okuyarak Kur'ân'dan mânâ istinbat yoluna
giderler.

3. Hakîkatini bizzat tecrübe etmek kastıyla Kur'ân okurlar.

4. Sadece zihinsel yetileriyle değil¸ ruhlarının bütün katmanlarıyla ve bütün melekeleriyle metni anlamaya ve hissetmeye hazır olurlar.

5. Rûhen Kur'ân okumaya hazırlandıktan sonra¸ kendilerinde mânevî açılımları
gerçekleştirirler.

6. Derin bir murâkabe hâliyle her okuyuşta lafzı ve mânâları üzerinde
tefekküre dalarlar.

7. Bir âyetin mânâsını müşâhede etmeden bir diğerine geçmezler. Öyle ki onlardan bazıları tarafından sadece bir âyet üç-dört gece sürekli tilâvet edilir. Hûd sûresini altı ayda ya da Kur'ân'ın tamamını otuz senede
hatmedebilen sûfîlerden bahsedilmektedir.

8. Huzûr-ı kalb ve bütün himmetleriyle kendilerini Kur'ân'a verirler.

9. Kur'ân'ı kendi sınırlı akıllarıyla ya da bir müfessirin sözü doğrultusunda değil¸ 'ın kendilerine bahşettiği bir ihsanla ve doğrudan anlamaya çalışırlar.

10. Hâl ve davranışlarıyla Kur'ân'ın hükümlerini korumaya gayret ederler.[4]

Sûfî¸ zâhirden bâtına geçtikten sonra bâtınî anlam¸ yorum ve te'villerle de yetinmez; bizzat Hz. Peygamberin şahsında olduğu gibi Kur'ânî sıfatlarla sıfatlanmaya çalışır; Kur'ân'ı okumakla yetinmez¸ onunla süslenir¸ onunla ahlâklanır. Kur'ân'ı sadece anlaşılması gereken bir metin olarak görmez¸onunla bütünleşir. Onun için Kur'ân tilâveti artık sıradan bir okuma ameliyesi değil¸ insanın zâhir ve bâtın yönleriyle yerine getirdiği küllî bir tilâvettir. Lisanın tilâveti olduğu gibi¸ bütün uzuvların da bir tilâveti vardır. Şöyle ki:

Lisanın tilâveti¸ Kitab'ı tertîl üzere okumaktır;

Cismin tilâveti¸ gerekli amelleri tafsilatıyla yerine getirmektir;

Nefsin tilâveti¸ ilâhî esmâ ve sıfatlarla ahlâklanmaktır;

Kalbin tilâveti¸ ihlâs ve tedebbürü/kendini tehlikelerden koruma gayretini şiar edinmektir;

Ruhun tilâveti¸ tevhîd bilincine ermektir;

Sırrın tilâveti¸ vahdet deryâsına dalmaktır;

Sırrü's-sırrın tilâveti edebe riâyettir. .

*Sûfîlerin Kur'ân Dinleyişleri *

Sûfîlerin Kur'ân-ı Kerîm ile olan bir başka münasebetleri¸ onu dinlerken girdikleri derûnî hâller ve coşkunluklardır. İlk dönem sûfîlerinin semâ' kelimesiyle Kur'ân-ı Kerim'i dinlerken girdikleri derûnî hâl ve coşkuyu kastettiklerini anlamaktayız.

Kuşeyrî (ö. 465/1073)¸ Ebû Hafs Haddâd en-Nîsâbûrî (ö. 265/878)'nin kendisine ait demir atölyesinde çalışırken bir hafızın okuduğu Kur'ân âyetinden etkilenip kendinden geçiş sürecini anlatırken¸[5] Hucvîrî (ö.
465/1072) de imamın arkasında namaz kılarken okunan bir âyetin anlamı karşısında nâra atıp kendisinden geçen Ebû Bekir Dülef eş-Şiblî (ö. 334/945)'nin menkıbesini nakleder.[6] Ancak sûfîlere göre duyulan ses ve
kavranılan anlayış ne kadar derin ve lâhûtî olursa olsun¸ kendine sahip olmak¸ heyecanlanmamak¸ coşmamak¸ nâra atmamak¸ kendimizi kaybetmemek ve hâlden hâle girmemek gerekir. Vecd (coşku) ve vâridlere (anlık doğuşlara) mahkûm olmak değil¸ hâkim olmak gerekir. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (ö.283/986) başlangıçta zikir ve Kur'ân seslerini işittiği zaman kendisinde bir değişiklik olmazken¸ son yıllarında ise bu durum değişmiş¸ bunun sebebini soranlara¸ "Zayıfladık da ondan." demiştir.[7] Sûfîlere göre söz konusu davranışlar dervişin iç âlemini ortaya döktüğü için riyâ tehlikesi taşımaktadır.

İbrahim b. Edhem (ö.161/777)¸ "Gökyüzü sıyrılıp alındığında..."[8] âyetini duyar duymaz titremeye başlamış ve kısa bir müddet sonra kendinden geçmiştir. Fudayl b. İyâz (ö. 187/802) ise "Bu¸ 'ın¸ inananların
yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince¸ onların yardımcıları yoktur."[9] âyetini duyunca ağlamaya başlamış ve şu sözleri söylemiştir: Allah"ım¸ sen bizi imtihan edersen rezil oluruz; günahlarımızı örten perdeler yırtılır." [10] Sûfîlerin Kur'ân Hükümlerini Anlama ve Yaşama ÇabalarıKur'ân'ın anlamını bırakıp sadece kelimelerini ezberleyen hafızları¸'Kur'ân sandığı' ve 'Kur'ân mahfazası' olarak nitelendiren Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö.672/1273)'ye göre¸ elbette Kur'ân dolu bir sandık¸ boşbir sandıktan iyidir. Ama önemli olan Kur'ân'ın anlamını düşünerek okumaktır.[11] Kur'ân'ın sureti ile derin mânâlarını bir araya getirmek ise¸ Hz. Peygamber ve onun mânevî vârisleri için mümkündür. Öyleyse onların aydınlık yolunu takip etmek gerekir. Kur'ân'ın anlaşılarak okunmasıgerektiğini Mevlânâ şu şekilde beyan etmektedir:"Rasûlullâh (s.) zamânında sahâbeden her kim bir veya yarım sûre ezberlese¸ ezberinde bir sûre var diyeinsanlar ona tâzimde bulunurlar ve parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar¸Kur'ân'ı en güzel şekilde anlayıp hazmederler¸ âdetâ yer gibi okurlardı. Bir kimsenin altı veya on iki batman[12] ekmek yemesi¸ elbette büyük bir iştir. Ancak ağzına alıp çiğnedikten sonra çıkarmak şartıyla bin merkeb yükü ekmek yemesi dahi mümkündür. 'Nice Kur'ân tilâvet edenler vardır ki¸ Kur'ân onlara
lânet eder.' îkâzı vârid olmuştur. İşte bu¸ Kur'ân'ın ma'nâsına vâkıf olmayan kimseler hakkındadır."[13]

Bu gerçekten hareketle sûfîler¸ Kur'ân'ın buyruklarını titizlikle yerine getirmişlerdir. Sûfîler bir yandan okunan Kur'ân'la vecd ve tefekküre bürünürken; diğer taraftan da tertîl üzere okunan Kur'ân'ın¸ ritmik ve kulağa hoş gelen âyet-i kerîmelerin kendi zihinlerini üst âlemlere yükselttiğinden ve kendilerini daha yüksek bir anlayış seviyesine çıkardığından bahsetmektedirler.[14]Kur'ân'da yalnızca ve âhiretten söz edilmez; Kur'ân aynı zamanda¸ toplumun gündelik işlerini ve ahlâkî yaşamını da düzenler. Bu nedenle Kur'ân¸ yalnızca kelâmcıların ya da fakihlerin değil¸ aynı zamanda sûfî şâirlerin ve gönül ehlinin de anlatımlarını biçimlendirmeye yardım etmiş¸ bütün İslam dünyasını canlı bir güç olarak sarmalamıştır. Pek çok Müslüman¸ Kur'ân'ın Arapça anlamını bilmez belki ama onun saygı ve huşu uyandıran kutsî ve ulvî niteliğini hisseder ve onunla yaşar. Çünkü onlar belleklerini Kur'ânlaştırmışlardır. Kur'ân'la dirilmiş¸ Kur'ân'la huzura ermişlerdir. Örneğin her Kur'ân okuyuşunda ve dinleyişinde ağlayan Habîb-i A'cemî (ö.130/747)'ye¸ "Sen İranlı bir şahsiyetsin¸ Kur'ân Arapçadır. Onun mânâsını bilmiyorsun¸ o zaman ne diye ağlıyorsun?" diye sorulunca; "Evet¸ öyle¸ benim lisanım Fârisîdir¸ fakat kalbim Arabîdir" der.[15] İşte bizlerin de dilimizi ve zihnimizi Kur'ân diline aşina kılmanın yanında kalbimizi ve ruhumuzu da Kur'ân'ın mânâ dilini idrak edecek hâle getirmemiz gerekir.
*
Kadir Özköse*
*Somuncu Baba 123. Sayı*
 
Üst Alt