Söz Değil Eylem Adamı Olmak

elifgibi

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
2,182
İnsanımızı anlamak gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Zira bu toplumun neyin peşinde olduğu belli değil. Ne istiyor bu insanlar? Neyin peşinde bu toplum? Öyle bir toplum haline gelmişiz ki, ne yolumuz belli ne de yönümüz; -af edersiniz- serseri mayın gibiyiz, rüzgar ne yöne sürüklerse oradayız ve şartlar neyi gerektiriyorsa ona uyarız. Öyle ki, Allâh’ın yoluna aykırı olsa bile!

Geneli itibariyle böyle toplum. Peki ya biz, hakiki iman ve dindarlık iddiasında bulunanlar? Biz ne haldeyiz? Şu iğreti dünya hayatından yana duyduğumuz kaygı ve korkular sarmış dört bir yanımızı. Evet, “Ne yiyeceğiz? Ne içeceğiz? Ne giyeceğiz? Çocuklarımız nasıl büyüyecek? Yarın ciddi bir hastalık yakamıza yapışırsa hastane köşelerinde nice olur halimiz? Para, iş, ticaret, borçlar vs. vs…” ve bu kaygılar, her geçen gün biraz daha büyüyerek uzayıp gidiyor, mevcut kapitalist düzen içerisinde. Kısacası; “Dünya Geçimliği” meselesi…

İşte bu yüzden, bizi iki dünya saadetine götürecek o kutlu yola tam anlamıyla koyulmayı bir türlü göze alamıyoruz. Zira bu günümüzden, yarınımızdan, çoluk çocuğumuzdan, kısacası bu dünya hayatına ilişkin ne varsa hepsinden yana endişeliyiz. Sanki bütün bunlar imtihanın birer parçası değilmiş, sanki her şey bizim elimizdeymiş ve her şey bize bağlıymış gibi! ...

Oysa ne diyordu Kur’an: “Ey iman edenler! Ne mallarınız, ne de çocuklarınız sizi Allâh’ın zikrinden, O’nun yoluna-yasasına uygun davranmaktan alıkoymasın. Kim böyle yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Münafikun, 9)

“Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız yalnızca bir imtihan konusudur. Ve şüphesiz büyük ecir Allâh katındadır.” (Enfal, 28)

Tabii ki, Allâh’ın lütfundan nasibini aramak, kendisinin ve ailesinin geçimini temin edebilmek için gerekli çabayı göstererek çalışmak durumundadır insan, fakat bu hiçbir zaman insanı tam anlamıyla Allâh’ın yolunda yürümekten alıkoyan anlamsız endişeler haline gelmemelidir. Zira tevhid akidesi; yüce yaratıcıyı bize hayatın vazgeçilmez tek temel gerçeği olarak tanıtır. Dolayısıyla bu noktada iki temel gruptan söz edebiliriz:

a) Ahiret merkezli insanlar: Ahiret merkezli insanlar, dünyayı ve realiteyi inkar etmeden manevi-ahlaki ilkelere dayanan Allâh merkezli bir yaşam sürerler. Diğer bir ifadeyle “Allâh’ın kendilerine verdiği ile ahiret yurdunu ararlar, ancak dünyadan nasiplerini almayı da göz ardı etmezler.” (Kasas, 77)

b) Dünya merkezli insanlar: Dünya merkezli insanlar ise tüm yaşantılarını sadece dünya nimetlerini elde edip biriktirme tutkusundan ibaret kılarlar ve buna bağlı olarak devamlı surette vahyin süzgecinden geçmemiş iğreti arzu ve hevesleri doğrultusunda hareket ederler. Tüm endişe ve korkuları tamamen dünyevidir, bir başka ifadeyle “Dünya hayatı onları aldatmıştır.” (Fatır, 5)

Bununla birlikte, hakiki iman iddiasında bulunan bizler, öncelikle vahyi yaşamak noktasındaki durağanlığımız nedeniyle, bugün psikolojik olarak birtakım sıkıntılar yaşamaktayız. Zira insan devamlı olarak yediği halde, hareketsiz kalarak depoladığı enerjiyi yakamazsa günden güne şiştikçe şişer, vahyin bilgisine sahip olmak da tıpkı böyledir. Sürekli olarak artan, ancak buna karşın eyleme dönüşmeyen vahiy kaynaklı bilgi, içten içe yiyip bitiriyor bizi.

Bu nedenledir ki, Sahabe, vahyi on ayetlik bölümler halinde tedricen hayata taşımış, öğrenilen ayetlerdeki bilgileri amele dönüştürmeden, diğer ayetleri öğrenmeye gerek duymamıştır.

Zira ölümünden sonra, toprağın yeniden hayata kavuşmasına vesile olan su misali, yaşanılan ayetler kalbe huzur verir. “Gökten su indirip ölümünden sonra onunla toprağa yeniden hayat veren Allâh’tır. Şüphesiz bunda işitebilen bir toplum için gerçekten bir ibret vardır.” (Nahl, 65)

Öyle ki, bu olay nefislerimizde sık sık vuku bulmaktadır. Kuruyup katılaşarak ölü hale gelen toprak kalplerimizdir; ölümünden sonra toprağın hayata dönmesine vesile kılınan o mübarek su ise vahiy. Dolayısıyla, dünya meşakkatine her dalışımızda, suyunu çekerek kurumaya yüz tutan toprak misali katılaşmaya, çoraklaşmaya başlayan kalplerimiz, bu iğreti dünya hayatının gelip geçici nimetlerini elde etme arzusuyla kaskatı kesilerek canlılığını yitirdiğinde, gökten yeryüzüne inen o mübarek su misali, vahiy de ölü kalplerimizin yeniden hayat dönüşüne vesile olmalı. Aksi halde, hayatımıza vahiy değil; vahyin süzgecinden geçmemiş iğreti istek ve tutkular (heva) yön veriyor demektir.

Bugün kapitalist düzen insanlığın zararına olan her şeyi kendi içerisinde üreterek, bu pislikleri çeşitli yollarla tüm dünyaya yaymakta. Bir başka ifadeyle insanı azaba uğratacak maddi-manevi her türlü olgu, bu sistem içerisinde zaten kendi kendine meydana geliyor. Bunun sonucunda ise yaşanılmaz bir dünya ve dolayısıyla yaşanılmaz bir hayat çıkıyor karşımıza.

“Başıboş bir halde, nefes nefese, harıl harıl koşan atlar” misali, yoldan çıkmış duygu ve düşüncelerin insan ruhunda meydana getirdiği tehlikeli kıvılcımlar, sabah vakti misali, pak ve aydınlık insan fıtratına ani baskınlar gerçekleştirmek suretiyle, tozu dumana katarak insanı manevi-ahlaki yönden körleştiren ihtiraslar, aklın ve vicdanın kontrolünden çıkmış iğreti istek ve tutkular, bugün bizleri bir topluluğun orta yerine dalarcasına, içinden çıkılması mümkün olmayan karmaşık bir durumun içine sokuyor.

Dolayısıyla, insan yaradılış amacının aksine, dünya metaına duyduğu şiddetli sevginin etkisiyle, uzun emeller peşinde koşarak, Rabb’ine karşı nankörlük etmektedir. Zira servete duyulan bu sapık sevgi, insandaki sorumluluk bilincini sıfırlayarak, onun manevi-ahlaki hiçbir ölçü tanımaksızın azgınca davranmasına sebep olmaktadır. (bknz. Adiyat Suresi)

Dolayısıyla bugün küresel boyutta yaşanan kaos ve bunalımların temelinde, insanlığın manevi-ahlaki hiçbir ölçü tanımaksızın sürdürmekte olduğu “çokluk yarışı” yatmaktadır. “Daha fazla para, daha fazla güç, daha fazla lüks, daha fazla teknoloji, daha fazla petrol, daha fazla toprak, daha fazla kan, daha fazla zulüm, daha fazla... daha fazla... daha fazla...”

Yeryüzünü cehenneme çevirerek yaşanmaz hale getiren, bu aç gözlülüğün neden olduğu maddi-manevi yıkım, her geçen gün şiddetini arttıran bir azap kamçısı gibi sırtında şaklamakta insanoğlunun. (bknz. Tekasür Suresi) Dünyanın bugün içinde bulunduğu bu durumdan kurtuluşu ise ancak ve ancak Allâh’ın insanlığa bahşettiği ilahi reçete ile mümkün.

Ancak ne yazık ki, ‘Günümüz Müslümanı’ böylesine ilahi bir imkana sahip olmasına karşın, yüce yaratıcının kendisine yüklediği bu misyonu yerine getirmekten, bir başka ifadeyle, vahiy gibi tüm insanlığın kurtuluşunu içeren ilahi reçetenin gerçek anlamda uygulayıcısı olmaktan uzak bir görüntü ortaya koymakta. Zira biz iş yapmak yerine, sürekli olarak konuşmayı tercih etmekteyiz.

Evet, genel karakteri itibariyle sürekli olarak konuşur insan, devamlı surette laf üretir ve bunun yanı sıra yapmadığı ve yapmayacağı şeyler üzerine konuşmaktan da ayrı bir zevk alır.

Öyle ki, “...insan tartışmaya (ve dolayısıyla konuşmaya) çok düşkündür...” (Kehf : 54) Ve ne yazık ki, ‘Günümüz Müslümanını da sarıp kuşatmıştır aynı hastalık. Devamlı olarak Kur’an’ın ilkelerini hayatın içerisinde tam anlamıyla var etmek istediğini iddia eder ‘Günümüz Müslümanı, ancak çoğunlukla yapmadığı ve yapmayacağı şeylerden bahsetmektedir. Söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmaz.

İki Müslüman bir araya geldik mi konuşmaya başlıyoruz hemen ve pek tabii ilahi kelamdan ve onun manevi-ahlaki ilkelerinden söz ediyoruz, neyin nasıl yapılacağından ve her şeyin nasıl olması gerektiğinden, Kur’an’ın zihni inşasından, ayetlerden ve kavramlardan bahsediyoruz ve bu böylece uzayıp gidiyor ve kendi kendimize yazık ediyoruz çoğu zaman.

Öyle ki, konuşulanların ardından üretilenlere bakıldığında ‘boş’ konuştuğumuz apaçık meydana çıkıyor. Tabiri caizse “Allâh adına çene çalıyoruz” genellikle, ki bu da Allâh katında büyük bir tiksintiyle karşılanıyor. Eğer Müslümanlar olarak bugün çağın asırlarca gerisindeysek, bunu iş yerine laf üretmemize, söylediklerimizle yaptıklarımızın birbirine ters düşmesine borçluyuz.

Sağlam ve yekpare bir bina gibi kenetlenmiş saflar haline gelerek iş yapmak yerine, yalnızca konuşmuşuz bugüne dek. “Ey iman edenler! Neden yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allâh katında büyük bir tiksintiye sebep olmaktadır. Gerçek şu ki, Allâh kendi davası uğrunda sağlam ve yekpare bir bina gibi kenetlenmiş saflar halinde savaşanları sever.” (Saff, 2-4)

Netice olarak, dünden bugüne iki seçenekle karşı karşıyayız: “Ya şükredici bir biçimde sarp yokuşa göğüs gererek insanlığı boyunduruklarından kurtarmak (Beled, 12-18), ya da şükür için iş yapmak* yerine konuşmayı tercih ederek nankörler kervanına katılmak!” (İnsan, 3)

Ne diyelim, söz değil eylem adamı olmak dileğiyle...

Dipnot:
* “... Ey Davud kavmi! Şükür için iş yapın. Kullarımdan şükredenler çok azdır.” (Sebe, 13)



Gülistan Dergisi
ATİLLA FİKRİ ERGUN

güüll.,
 
Üst Alt