Salât ü Selâmın Kıymet ve Lezzeti

elifgibi

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
2,182
Salât ü Selâmın Kıymet ve Lezzeti
Kur’ân-ı Kerim’de “Muhakkak ki Allâh ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin (selamlayarak teslim olun)” (Ahzâb Sûresi, 33/56) buyrulmuştur. Bu âyet-i kerime “Allâhümme salli alâ Muhammedin, es-salâtü ve’s-selâmu aleyke yâ ResûlAllâh ve Elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmın aleyke yâ ResûlAllâh” gibi dualarla Peygamber’e salavât getirmenin Cenab-ı Hakk’ın emri olduğunu göstermektedir. İslâm âlimlerine göre Allâh Resûlü’ne (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) ömürde bir defa salâvat getirmek farz, isminin anıldığı mecliste en az bir defa salavât getirmek vacip, tekrarı ise sünnettir. Her duaya başlarken ve bitirirken salavatla bitirmek de vaciptir. Böylece O’nun bizim üzerimizdeki hakkını eda etmeye çalışmış ve dualarımızın kabulünü kolaylaştırmış oluruz. Namazda bir defa salât u selam getirmek de vaciptir. Hanefiler, namazda et-Tehiyyât duasında Peygamber Efendimiz’e “es-Selâmü aleyke eyyühe’n-Nebiyyü…” cümlesi ile salât ü selâm getirildiği için Salli ve Barik dualarının okunmasını sünnet kabul etmişlerdir. İmam Şafiî Hazretleri ise namazın cevazı için salavât’ın şart olduğunu söyleyerek Salli ve Barik dualarının ayrıca okunması gerektiğini belirtmiştir.

Salât, dua anlamındadır. Cenab-ı Hak’tan istenince O’ndan dua ve rahmet talep etme manasını ifade eder. Salavâtın anlamı esas alındığında, her insana “Allâhım falan kişiye salât/rahmet et.” şeklinde dua yapılabilir. Nitekim Allâh Resûlü sallalahu aleyhi ve sellem, mescide sadaka ve zekat getiren sahabîlere bazen “Allâhım ona salât et.” diye dua etmiştir. (Buhârî, Daâvât 33) Ancak salavât örfen peygamberler için kullanıldığından peygamberlerin adını anmadan onların dışındaki kişilere salavât getirilmesi uygun bulunmamış, önce peygamberleri anıp sonra onların peşinden diğer insanlara salavât getirilmesi daha münasip görülmüştür (Elmalılı, 6/3923-24) Diğer peygamberlerin adı anıldığında selâm, Peygamberimiz’in adı anıldığında ise salât ile birlikte selâmın da zikredilmesi Müslümanlar arasında meşhur olmuştur. Peygamber-i Zîşan Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm için selâm ile birlikte salât getirilmesinin hikmeti muhtemelen, O’nun şeriatının yani risaletinin devam ediyor olmasıyla ilgilidir. Salât, Cenab-ı Hakk’ın ve meleklerin dua ve tahiyyelerini ifade ettiği için, selâm ile birlikte salâtın zikredilmesi âdeta O’nun göklerle irtibatının devam ettiğine ve kıyamete kadar risaletinin ve davetinin devam edeceğine işaret etmektedir. Nitekim muasır mütefekkirlerden Schuon, vahyin salât’a tekabül ettiğini, salâtın aşkın ve şakûlî, selâmın ise içkin ve ufkî bir niteliği olduğunu söyler. Bir başka deyişle selâm zahirle, salât ise batınla ilgilidir. Mutasavvıflar salât ile temsil edilen ilâhî isimlerin tecellilerinin şimşek gibi parladığını, ancak selâm ile kişinin özel hâllerine yerleştiğini söylemişlerdir. Bu yönüyle selam, salâtı tamamlar. Ancak salât, selâmın ifade ettiği anlamları da zımnen ihtiva ettiğinden seleften nakledilen salavâtlarda bazen yalnızca “Salli” duası ile yetinilmiştir. (Schuon, s. 153-155)

Salât u selâmın önemini anlatan birçok hadis-i şerif ve seleften nakledilen rivayetler vardır. Bazı Hak dostları ise salât u selâmın hakikatini keşif ve ilham yoluyla görmüşler; bazıları da görüp hissettiklerini anlatmışlardır. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’âlar adlı eserinde salât u selâm ile ilgili bir keşfini anlatır. Yirmi Sekizinci Lem’â’da kısa, fakat önemli yirmi sekiz farklı konuyu “nükte” başlığı altında bir araya getirmiştir. Eserin fihristinde belirtildiği üzere sekizinci nüktede “salât ü selâmın kıymet ve ehemmiyeti ve zât-ı Risâlet’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) mahiyet ve kudsiyeti” beyan edilmiştir. Yine Fihrist’te adı geçen nüktede çok önemli ve herkesin muhtaç olduğu bir hakikatin anlatıldığı belirtilmiştir. Salât ü selâm’ın önemi üzerinde Risâleler’in muhtelif yerlerinde de durulmuştur. Ancak Sekizinci Nükte’deki kısa metinde, salâvât müstakil bir konu olarak ele alınmış; diğer bölümlerde temas edilmeyen bazı hususlar farklı bir üslupla dile getirilmiştir. Bu nüktede salavâtın hakikati bir yatsı namazı sonrası yaşanmış manevî bir keşifle Bediüzzaman Hazretleri’ne gösterilmiştir. O, her zamanki mütevazı üslubuyla gördüğü hakikati, “inkişaf eden latif bir nükte” diyerek hatıra gelen bir temsilmiş gibi nakletmiştir. Gördüğü hakikati, muhtemelen gördüğü gibi anlatmakla yetinmemiş, “Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman menzildeki zatlara selam verdiği gibi” şeklindeki benzetmelerle gördüklerini aklî delillerle tahkim ederek temsil suretinde tasvir etmiştir. Böylece gördüğü müteal hakikati, yaptığı benzetme ve ta’lillerle her seviyeden insanın akıl ve hayali ile istifade edebileceği kıyas-ı temsilî şeklinde sunmuştur.

Anlatımın orijinalliği yanında “salât” ile “selâm” arasındaki ince farklara işaret edilmiş olması da risaleyi önemli kılan hususların başında gelmektedir. Dolayısıyla hem akla hem de his ve ruh dünyamıza hitap eden bir metin ortaya çıkmıştır. Bu metinde salât ve selâmın mahiyeti beyâna dayalı irfanî ve bürhanî bir bakışla keşf edilmeye çalışıldığı gibi aynı zamanda “neden milyonlarca salât ve selâm” getirildiği hakkında da son kısımda kısaca durulmuştur.

Risâle’nin girişinde Bediüzzaman Hazretleri, yatsı namazından sonra tesbihat esnasında “Milyonlar salât, milyonlar selâm Sanadır, yâ ResûlAllâh!” cümlesini okurken birden kendisine salât ü selâmın mahiyeti ve ehemmiyetiyle ilgili “latif bir nüktenin inkişaf ettiğini” söyler. Latif nükteleri, tam anlamıyla ifade etmek, yazıya dökmek, akılla tam zabt etmek kolay olmadığı, belki mümkün olmadığı için bu latîf nüktenin de zahiri hisleriyle yakalayabildiği bazı yönlerini bir iki cümle ile kaydettiğini ifade etmiştir. Yaşadığı ruhanî hâlleri yazıya dökmekteki zorluğu başka bazı risalelerinde de açıkça dile getirmiştir. Besmelenin sırrını anlattığı On dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı’nda, besmelenin rahmet noktasında parlak bir nurunun, sönük aklına uzaktan göründüğünü, o nuru kayıt altına almak ve yakalamak istediğini ancak tam muvaffak olamadığını, yirmi otuz kadar sırrın yalnızca altısını yazıya dökebildiğini söyler.

Salâvâtta geçen “elfü elfi” (bin kere bin) milyon anlamına gelmekle birlikte Bediüzzaman bu sayıyı “binler” şeklinde ifade etmiş ve anılan salât ü selâmı “binler selâm sana ya ResûlAllâh!” şeklinde tercüme etmiştir. Bilindiği gibi bin sayısı İslâmi gelenekte, her şeyi kuşatan ve kesret ifade eden en büyük sayı kabul edilmiştir. Çokluk ifade etmek için kullanılmış olan bin sayısı binle çarpılarak, geçmişte sıradan insanlar tarafından bilinen en üst sayı ifade edilmeye çalışılmış, böylece sınırsızlık ve kesret vurgulanmaya çalışılmıştır. Ancak milyon geçmişte halk arasında kesret ifade etmek için sıklıkla kullanılan bir sayı olmadığı için muhtemelen onun yerine daha sık kullanılan “binler” sayısı tercih edilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de kesret ifade etmek için bin sayısının zikredildiği görülmektedir (Bakara Sûresi, 2/96; Hac Sûresi, 22/47).
 
Üst Alt