Kur’ân En Doğru Olana İletir

elifgibi

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
2,182

Şüphesiz ki Kur’ân, insanları en doğru olana iletir ve Salih amel işleyen mü’minlere büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.” (İsra 9)


Kur’ân insanları en doğru yol olan sırat-ı mustakim’e iletmek için Allah tarafından indirilmiştir. İndirildiği andan itibaren, yer ve zaman sınırlarıyla sınırlı olmaksızın insanları en doğru yola ilettiğini ifade eder. Onları hidayet ettiği yol da hayır ve iyiliğin bütün şekillerini, insanların ulaşabilecekleri her türlü iyiliği içermektedir.


Hiçbir kapalılık ve giriftliği bulunmayan sade ve açık inanç sistemiyle zihin ve vicdan arasında en doğru olana iletir. Bu inanç,



ruhu kuruntu ve hurafenin bataklıklarından, zan ve mitolojik anlayışlardan kurtarır. Allah’ın yarattığı tabiat kanunlarını insanın yapısındaki fıtri kanunlara bağlar ve uyum içinde bütünleştirir.
Evet, bu Kur’ân en doğru olana iletir. Salih amel işleyen mü’minleri büyük bir mükafatla müjdeler. ahrete inanmayanlar içinde acıklı bir azabın hazırlandığını bildirir.” (İbrahim 2)


Halbuki O, alemlere uyarıdan başka bir şey değildir.” (Kalem 52)


Biz sana Kitabı gerçek ile indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin.” (Nisa 105)


İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onunla beraber anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi.” (Bakara 213)


Bu ayetler, Kur’an’ın amacı hakkında bize bir yaklaşım sağlamaktadır. Ayetler, Kur’ân bütünlüğünde ve Rasûl’ün örnekliğinde, Allah’ın murad ettiği manada anlaşıldığı sürece muttakiler için yol göstericidir. Ayetler, bağnazlığı kırdığımız, hurafe ve bid’atlardan temizlendiğimiz, kaderci anlayışı ıslah ettiğimiz andan itibaren, karanlıklardan aydınlığa ulaştıran nurdur. Ayetler, beraber kıyam ettiğimiz, rukuya gittiğimiz, istişari çabalarda bulunduğumuz sürece müjde ve uyarıcıdırlar. Ayetler, anlaşmazlığa düştüğümüzde onunla hükmettiğimiz sürece hidayettirler.


Kur’ân’ın ana hedefi, Allah’ın varlığını ispatlama noktasında değil, insan ve davranışları üzerine yoğunlaşmaktadır. Nitekim Kur’ân kendisini de “İnsanlara yol gösterici, karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı, alemlere uyarıcı” şeklinde tanımlamaktadır ki, bu manada çok sayıda ayet sıralamak mümkündür. Bununla birlikte Allah lafzı, Allah’ın sıfatları ve isimleri Kur’ân’da bir çok defa kullanılmıştır. Fakat Kur’ân’da, Kur’ân’ın amacı, Allah’ı ispatlamak şeklinde konmamıştır. Zira tabiat ayetlerinin, Allah’ın varlığını ispat etme konusunda yeterli olduğunu Kur’ân bize hatırlatmaktadır.


Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidiş ve gelişinde elbette akıl sahipleri için deliller vardır.” (Al-i İmrân 190)


Ama Kur’ân bizatihi tevhid inancını ikame etmeye, zihinlerde ve pratik hayattaki şirk şekillenmelerinin, bozuk inançların, batıl geleneklerin ıslahına yönelmiştir. Dikkatlerin bu yaklaşıma çekilmesi, vahyin amacına uygun bir yolun tutulmasını sağlayacaktır.


Yüce yaratıcı fikri, insanın içinde, derununda mevcuttur. Dolayısıyla problem, Allah’ın varlığını isbat etme problemi değildir. Kaldı ki, hiçbir tarih diliminde ateizm sorun olacak düzeyde büyük bir gündem oluşturmamıştır.


Hepimizin bildiği Mekke dönemi Arap toplumunun yapısı dikkate alındığında, onların da Allah inancına sahip oldukları, yeri ve göğü yaratan Allah’ın varlığına inandıkları görülecektir. Bununla birlikte Kur’ân bu toplumun din anlayışını tümden değiştirmek için vahyedilmiştir.


İlahi kanunlar insanlar için gönderilmiştir. Bu kanunların tümünün, gerek fert düzeyinde olsun, gerek toplum düzeyinde olsun, günlük yaşamda bir karşılığı, pratik bir değeri bulunmaktadır. Aksi durumda vahyin insanlar için hidayet aracı olmasının geçerliliği olmazdı. Dolayısıyla insanların temel zaafları Allah’ı yok sayma noktasında değildir. Asıl zaaf ve sapma, onunla birlikte başkalarını veya kendi heva ve heveslerini ilah edinme noktasında başlamaktadır.


Ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz? Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var ki onda istediğiniz her şeyi buluyorsunuz? Yoksa ayetlerimizde kıyamet gününe kadar süre gidecek ahitleriniz mi var ki, kendiniz için hükmettikleriniz sizin olacaktır! Sor onlara, bunu kim üstlenir. Yoksa onların ortakları mı var? Doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler.” (Kalem 36-41)


Vahiy, insanlara ihtilaf ettikleri konularda hakem olsun diye gönderilmiş, mücadele bunun üzerine kurulmuştur. Allah’ın hükümlerini indirmesinin arka planında yatan gerçek, insanların taşıdıkları benzeri zaaflar olmuştur. Atalarından aldıklarını din edinen, yeryüzünde fitne çıkaran, hevalarıyla hükmeden, insanlara zulmeden, bozgunculuk yapan şirk dini mensuplarının düzelmesi, ıslah olması ve genelde insanlara hidayet rehberi olması amacıyla, Allah insanlara peygamberleri aracılığıyla vahiy-kitap göndermiştir. Vahiy, doğru ile yanlış, aydınlık ile karanlık arasında bocalayan insanoğlu için doğruya ulaştırıcı en sağlam ölçüdür. Dolayısıyla vahyin getirdiği ölçütlere sahip olmamak, karanlık dehlizlerde kalakalmaktır. İnsanları uyarmak, onlara doğruyu göstermek, onları zaaflarının ve hevalarının düştüğü aşağılıklardan kurtarmak, aydınlığa çıkarmak, Kur’ân’ın ana hedefidir.


Kur’ân-ı Kerim’in muhatabı insandır. İnsanın fıtratına hitap eder ve fıtrat üzere gelen Sünnet üzerinde durur. Kuşkusuz bu Sünnet’te en önemli husus, insan-Allah ilişkisidir. Allah, kainatı belli bir düzen içinde yaratmış ve bu düzen gereğince varlıklara yollarını göstermiştir. Her varlık yaratılış gayesi doğrultusunda hareket etmektedir. Bu varlıklar arasında yalnız insanoğlu ihtiyar sahibi kılınmış ve kainat içindeki düzenini kurması kendi insiyatifine bırakılmıştır. O, artık ya yalnız Allah’a kul olacaktır, ya da Allah’ın dini dışında kendi ürettiği sistemlere tabi olacaktır. İşte bu noktada Allah, vahiy nimetini ona sunmakta, insanların Allah ile, hemcinsleriyle ve kendileriyle olan ilişkilerini düzenlemektedir.


İnsanoğlu her konuda olduğu gibi, bu ilişki biçimlerinde de vahye dayanmadığı sürece yanılmakta, yanlışlara düşmektedir. Vahiyden uzaklaşıldığı nispette fesat artmakta, yeryüzüne müşrik güçler ve onların kaçınılmaz tezahürleri olan zulüm, istibdat, adaletsizlik, bid’at ve hurafeler hakim olmaktadır.


Kur’ân bireyin ve toplumun ıslahını hedefler. Dolayısıyla insanlara vahyi ölçütler sunmak, hayata bizatihi bu ölçütlerle bakmak, pratiğe bu ölçütlerin kaynaklık etmesini sağlamak amacındadır. İnsanların kendi hevalarını ölçü edinmelerinin sonucu, nefislerde başlayan bozulmanın kısa sürede toplumsal bir tehlikeye dönüşmesi kaçınılmaz olur. “İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onunla beraber anlaşmazlığa düştükleri konularda, insanlar arasında hükmetmek üzere içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi.” (Bakara 213)


Vahiy, insanlardan ne istediğini, onların bu istekleri yerine getirmeleri konusunda nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini bildirmekte ve bu dünyada ki mü’mince çabaların ödüllendirileceğini, ihmal edilmesi durumunda ise cezalandırılacağı gerçeğini hatırlatmaktadır. Allah-İnsan ilişkisi ile ilgili olarak her ne kadar tarihi olayları ele alsa da, vahyin amacı, insanlara bilimsel bilgi ya da tarihin sırf olay ve olgularla ilgili yönleri konusunda bilgi vermek değildir. Kur’ân’ın amacının dünyanın başlangıcı ile ilgili bilimsel bir teori getirdiğini sanmak, vahyin amacını yanlış anlamak olur. (Hak söz dergisi, s, 15-16 Haziran 1991 İstanbul)


De ki, eğer ben Hak’tan sapmışsam bu kendi aleyhimedir. Eğer hidayete nail olursam, bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Çünkü O, Semi’dir, Karib’dir.” (Sebe 50)


Bu Kur’ân, çok mübarek bir kitaptır. Onu sana indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve aklıselim sahipleri öğüt alsınlar.” (Sad 29)


Kur’ân, insanlara hidayet olmak için gönderilmiştir. Hangi şeylere ve nasıl inanacakları, ibadetleri, hayatlarını düzene sokmak için gönderilmiştir. Dünya hayatında iyi ile kötüyü birbirinden ayırmak, bu hayattan sonra gidilecek ahiret aleminde karşılaşılacak şeyleri öğretmek için indirilmiştir. Bu alanlarda hidayet olduğu gibi, kişinin yapısında madde ile mana eğilimleri arasında dengeyi sağlamada da hidayettir. Hakkı batıldan, hayrı şerden ve zararlıyı faydalıdan ayırt etmek için hidayettir. Gayb alemi ve bu alemle ilgili inanılacak şeyleri göstermede hidayettir. Helal ve haramı, farz ve yasağı belirlemede hidayettir. Gerek fertlerin birbirleriyle ve gerekse fertlerle toplum arasındaki ilişkileri düzenlemede hidayettir. Yüce Allah’ın yegane yaratıcı, yegane mabud, yegane hakim ve teşri hakkının yegane sahibi olarak bilinmesi ve sadece ona kulluk edilmesi konusunda da hidayettir. Mutlak ilah, mutlak rab ve mutlak hakim olarak sadece O’na boyun eğilmesi gerektiği konusunda hidayettir. Kısaca, insan için söz konusu olan her şeyde Kur’ân hidayettir.ve insanı en güzel, en doğru olana iletir.


Kur’ân’ın birinci derecede amacı budur. Bu hedefi gerçekleştirmekdir. Rahmet, nur, mübin, hidayet, uyarıcı, koruyucu gibi diğer bütün hususiyetleri hidayet olma özelliği etrafında dönüp dolaşır, denilse yeridir. Çünkü ilahi risaletler insanların hidayeti ve neticede dünya ve ahiret saadetleri için gönderilir. Peygamberler de bunun için seçilir ve melekler onlara bu amacı gerçekleştirmek için vahiy getirir. İnsanlar bu hidayete sarıldıkları ve Allah’ın dosdoğru yolu üzerinde yürüdükleri sürece mü’min ve mutlu olurlar. Bu hidayetten ve sırat-ı müstakimden sapanların ise, sonu sapıklık ve bedbahtlıktır.


Bunun öneminden dolayı Hz. Peygamber, öncelikle insanların zihinlerine ve vicdanlarına la ilahe illALLAH (c.c)’ın anlamını yerleştirmeye çalışmış, insanları bu hedeften uzaklaştırabilecek bütün yol ve yöntemlerden kaçınmıştır. Uzun ve meşakkatli bir yol olmasına rağmen bu hedeften asla sapmamıştır.



Tasavvuf ve İslâm - İbrahim Sarmış
 
Üst Alt