Kalbi Kırık Muhabbet Fedaisi...

elifgibi

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
2,183

Kalbi Kırık Muhabbet Fedaisi...





“Ey en küçük haşereye kıymayacak kadar şefkat gösterisi yapanlar!


Ey en ehemmiyetsiz şeyler karşısında çocuk gibi ağlayanlar!


Nasıl hamurunuzdan bir parça sayılan insanlardan nefret ediyorsunuz?


Nasıl bülbül dilli olmayı, yılan gönüllülükle birleştirebiliyorsunuz?


Gözlerinizden akseden o şefkat ne?


Ya ağzınızdan dökülen o nefret ne?


Nedir, bir an için o melekler kadar incelik ve sonra bütün hislere ve gönüllere sevk ettiğiniz yıldırımlar ve tufanlar?


Muhabbet ışığı gecenizde bir fecr-i kâzipse, nifak ocaklarından çıkan nefret hissiyle onu kirletmeyiniz.


ALLAH’ım!..


Kendini bize sevdir.


Sevdiklerini bize sevdir.


Bizi bize sevdir!..”


Hocaefendi;Kalbi kırık bir muhabbet fedaisi ol(a)maz elbette.. olmamalı da zaten. Dünyanın kalbi kırıklarını onarmaya giderken sen kırılıyorsun, bu nasıl olacak ki!?. O zaman aklımıza hemen; “Gören görmez, işiten işitmez, anlayan anlamaz, sarsılan sarsılmaz, konuşan konuşmaz, söyleyen söylemez birisi mi olacağız?..” diye bir soru gelebilir.


Yanıbaşımızdakilerle bir hayatın içindeyiz daim; sürtüştüğümüz, konuştuğumuz, bakıştığımız, darıldığımız, sevdiğimiz, gönül koyduğumuz, arzuladığımız, küstüğümüz, barıştığımız, danıştığımız vs... O yüzden imkansız gibi sanki; insanlara darılmadan, hem de gülerek hayata devam etmek... Her defasında alttan alan tarafın sen olma durumu bahis mevzu çünkü... En doğru bir konuda bile çığırından (!) çıkabiliyor insan; taraflar aynı şeyi söyledikleri halde...

Taraflar (kardeşler-garipler-ışık süvarileri-muhabbet fedaileri...) aynı şeyi söyleyip de anlaşamıyorlarsa ayrı tezi savunanlar nasıl bir ortak nokta bulacaklar?!. Her halükarda, ayrı düşmemek lazım ilk önce. Sabır ve alttan alma, muhatabı sonuna kadar dinleyebilme çok çok önemli zira bir konuyu savunan ya da bir fikir beyan eden, cümlesinin sonuna kadar rengini beyan ediyor zaten. Burada öne çıkan, takıldığımız nokta; enaniyetimiz. Aşmamız gereken; havuzda derhal eritilmesi icap eden, bizi içten içe her gün kemiren gururumuz...


Savaşılması lazım bizi iyiliklerden alıkoyan içimizdeki kötü sesle... Daha çok mesai arkadaşlarımızla imtihan olduğumuz salih bir dairenin içinde yaşıyoruz. Yanımızda bizi seyreden melekler ve ihsan şuuru; bu noktada hep hatırlanılması gereken en baş mihenk taşlarımız.

Konuşmayan değil, konuşan ama söylemeyen; bazen söyleyeceklerini erteleyebilen... (zaten bir-kaç gün geçince unutuluyor)... Düşünmeyen değil, düşünen ama çatışacağını anlayınca her zaman sonuna kadar açık olan hoşgörü kapısını yine açık tutarak; “Evet, sen haklı olabilirsin!” diyebilen.. (“.. ben bunu düşünmemiştim!” desek ne kaybederiz? Ya da ağıza alınmayacak kelimeler sarfederek haklılığımızı ispatlamaya çalışsak ne kazanırız? Üstüne üstlük; “bunu sen nasıl düşünemezsin? Bir de benim hayırhahımsın! Gözlerimizle konuşurduk biz!..” gibi tamamen kırıcı cümleleri ardına eklesek ne kazanırız? Ya da neler kaybettiğimizin farkında mıyız?) Konuşulanları duyan ama duymazlıktan gelen (gıybet hariç!)... (Bu daha çok kendisi hakkında olur. Duyduğunda problem çıkacaksa duymaz. Bazen sarsar onu duydukları; hissidir, yağmur altında kalıp ıslananlardandır). Ama sarsılmayan.. yerinden oynamayan.. yolunu şaşırmayan bir muhabbet eri, uhuvveti sağlama yolunda başındaki kuşu ürkütmemek için hareket ettiği sürece hem kendisi ızdırap duymaz.. hem kötülükler biter.. hem cevap verdiği sözlerden dolayı günlerce acı çekmez.. hem de gidip özür dilemek zorunda kalmaz.


Özür dileyeceği olmayan insanlar topluluğu lazım bize. Onlardır işte hakiki sulhun temsilcileri. Kendisi hangi ahval içerisinde olursa olsun, kendini unutup muhatabının derdiyle dertlenebilmeyi becerebilendir muhabbet fedaisi. Husumete vakti yoktur muhabbet fedaisinin. Buğzetmez. İçten-içe nefret onun kitabında yazmaz. Semtine bile uğrayamaz. Fedai; “Bodyguard” adı üstünde... Muhabbetin koruyuculuğuna soyunmuş, her türlü şartlarda muhabbeti hedef alacak olan ışık süvarisi; nasıl olur da gider arkadaşının en önemli yerine (kalbine) dilini saplar! Vakti yoktur ki düşmanlığa... Aleme açılmıştır o. “Herkes yahşi ben yaman, herkes buğday ben saman”sa çelişkilerden kurtulmamız gerekir hemen... Hiçkimseyi beğenmiyorsan problem var üstadım!.. “Ey insanlar! Birbirinize buğzetmeyiniz, yekdiğerinizi kıskanmayınız, birbirinize arka çevirip alâkanızı kesmeyiniz! Ey ALLAH’ın kulları! Hepiniz kardeş olun, fermanına kulak verin!”


Yekdiğerlerimizle elbet ayrılacağız bir gün. Önemli olan hafızalarda güzel anıların olması. Bunun için de çaba sarfetmek lazım. Yunus Emre’m (radıyALLAHu anh) ne güzel bir serlevha asmış bağrı yanıklara; “Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil!” Kırdıksa bir gönül, git onar bir sonraki namazdan önce... Hakikaten temizle yanlışını; zira kıldın zannettiğin namazın kâmil olmuyor, senden önceki Muhabbet Fedaileri’nin nezdinde... En sevilenlerin yanında çocuk gibi ikide bir küsmek olmaz; harem dairesinde... Acı bir tebessüm atarlar adama... Kaba ve acı sözleri duymazlıktan gelirler, muhatab alınmazsın sonra... Muhabbet avına çıkarken; öfke, düşmanlık, kin, beğenmeme gibi hastalıkların ağına düşme!


Adavet etmesi gereken biri varsa o da nefsin!..


Ne kadar çeşit çeşit insanlar!

Ne kadar güzeller!


Oysa ben; kılamadığım teheccüdlerimle, yeterince duaya kaldıramadığım ellerimle, yaşartamadığım gözlerimle, yakarmaya-yalvarmaya dönmeyen dilimle, günahtan sakınamadığım gözlerimle, dedikodu/gıybet seven kalbimle, beni ilgilendirmeyen konuları ne kadar da merakla dinleyen kulaklarımla, hala silemediğim-beni meşgul eden gereksiz bazı televizyon kanallarımla, sert tavırlarımla, sinirli hallerimle ne kadar da çirkinim! Görmüyorum. Göremiyorum leş kokan beni. “Neden gülmüyorsun? Niye bu kadar kızgınsın? Yine bir şeye kızmış...” soru ve şaşkınlıklarıyla sık sık, yüzyüze gelen benim oysa!.. Sen bal satmaya çalışıyorsun, gerçekte ise yüzün sirke satıyor!.. Bu ne tezat!.. Kalbinden muhabbet akmalı; gül dağıtan çehrenle... Kırıp-geçiriyorsun altın neslin kudsilerini; nerde muhabbet, nerde fedailik!..


Hele bir de dünyanın başına gelen bütün musibetler; Kandahar’da patlayan bombalar, aileme uğrayan bir problem, sıkıntılarım, kabz hallerim, ruhumun rahatlayamaması, islam aleminin hala ayağa kalkamaması vs... daha sayamadığım dünyanın çeşitli yerlerindeki nice nice musibetler benim günahlarım yüzünden ise!.. Kandahar’da, Irak’ta azalacağına, her gün artan bombaların, orada bulunan hizmet kahramanlarının üzerinde yaptığı menfi yöndeki psikolojik tesirler; benim hala asık suratlı halimle muhabbet fedaisi kardeşlerimin kalblerini kırmamdan ileri geliyorsa!.. Vay benim perişan halime vay! Kazandım zannederek kaybetmek.. ne kadar acı! Bir de bunun farkında değilsem! Vah’lar olsun bana!.. Tükürün benim suratıma! Rahat içindeyken ben, zahmet çeken kardeşlerimi düşünmezsem bir şamar akşedin suratıma! Yuh’lar çekin olduğunuz yerden!..


“Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!” diyen, tüm Muhabbet fedailerinin Serrehberi olan (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in çevresinin derdiyle nasıl dertlendiğine kendimden utanarak bakıyorum ve bir zamanlar; “Kazağınız ne güzelmiş abi!” deyince anında çıkarılıp hediye edilen o kutlu zamanlarda yolculuk yapmak üzere hayıflanarak gezintiye çıkıyorum. Nerede o safvet nerede ben! Aynı kanepeye oturmamak için birbiriyle yarışan, yere ilk önce oturduğu için yarışı kazanmış olduğunun sevinci yüzüne vuran o iki kardeşi seyrediyorum. Namazı kıldırmamak için binbir bahane uyduran birbirinde tefani olmuş muhabbet fedailerinden bahsediyorum. Yere yatırıp ayak öptüğümüz, el öpmek için eğilebildiğimiz, bunun için öpene kadar elini bırakmadığımız günlerden sözetmekten vazgeçemiyorum. Bir bisikleti vardı abimizin. Bisiklet sanki herkesindi. Bir şey diyemezdi muhabbet fedailerine. Dili dönmezdi “hayır” demeye...


Muhabbet fedaisi, birbirinin derdiyle dertlenir demiştik. Hayıflanmalarla, utanmalarla, içteniçe ağlamalarla, derin bir iç çekmelerle ve o günleri çok özleyerek Muhabbet Fedaileri’ne hayatları boyunca unutmamaları gereken Saadet Asrı’ndan tablolarla yazıyı nihayetlendirmek istiyorum... Tüm muhabbet fedaisi abi-kardeşlerimi çok seviyorum. Mevlam beni ayırmasın daim aranızdan... Muhabbet fedailerinin pınarından içirsin suyunu kana kana... Onların sofralarından besletsin... Onların yollarının güzelliklerinden bizleri ayırmasın!.. (Amin!)


İşte size birkaç enstantane; “Bir Kurban Bayramı sabahı namazdan sonra geldiği evinde Efendimiz’e (sallALLAHu aleyhi ve sellem) erkenden hazırlanmış kurban eti takdim ederler. Tebessüm eden yüzünde bir tereddüt işareti dolaşır:

- Şu anda çevremizdeki komşularımız da et yiyorlar mı? diye sorar.

- Hayır, derler, biz herkesten önce sizin için hazırladık. Önce siz yiyin, sonra onlara göndereceğiz!

Elinin ucuyla önündeki tabağı öteye iterken şöyle der:

- Götürün bu tabağı önümden. Komşumun yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Ne zaman komşularımızın bacalarından et piştiğini gösteren dumanlar yükselirse o zaman getirin, onlarla birlikte et yiyebilir, onlarla birlikte bayram yaparım!..



Bir misal de O’nun (sallALLAHu aleyhi ve sellem) halifesi Hazreti Ömer’den (radıyALLAHu anh) verelim. Bakalım yönettiği halkın haliyle nasıl halleniyor, gördüğü örneği nasıl benimsemiş bulunuyor.

Bir iftar sofrasında soğuk bal şerbeti ikram ederler. Bardağı dudağına değdirmesiyle çekmesi bir olur:

- Bu ne? der... Ürkek sesle cevap verirler:

- Bal şerbeti, sizin için özel olarak hazırlatmıştık. Sert sesle sorar:

- Benim idare ettiğim halkım da şu anda soğuk suyla yapılmış bal şerbeti içebiliyor mu?...

- Nerede?.. derler. Onlar hele bir sıcak suyu bulsunlar!.. Kelimelere basarak konuşur:

- Ben, der, yönettiğim insanların yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Götürün bu soğuk bal şerbetini, getirin halkımın içtiği sıcak suyu. Halkından ayrı yaşayan yöneticilerden olmaktan ALLAH’a sığınırım.



Bir misal de ordu kumandanından verelim.

Suriye taraflarında Rumlarla yapılan savaşta akşam olur, taraflar çarpışmaya ara verirler. Sıcak kumların üzerine sofralar serilir, açlıktan takatsiz düşmüş mücahitler kuru ekmek, sıcak su ile yanık hurmadan ibaret sofralarına yönelirler. Ancak kumandan Halid bin Velid’in (radıyALLAHu anh) sofrasında kuru değil yumuşak ekmek, sıcak değil soğuk su vardır. Hayretle sorar:

- Akşama kadar deve sırtında bekleyen bu ekmekleri güneş nasıl kurutmamış? Suyu nasıl ısıtmamış? Derler ki:

-Biz bu ekmek ve suyu eştiğimiz kum çukurlarındaki nemli zeminde sizin için sakladık!

- Askerlerimin sofrasında da böyle yumuşak ekmek, soğuk su var mı? diye sorar.

- Hayır, derler. Onların sofrasında, deve üzerinde kurumuş ekmek, ısınmış su var! Kumandan hiddetlenir:

- Kaldırın bu yumuşak ekmekle, soğuk suyu. Bana askerimin yediği kuru ekmekle, içtiği sıcak suyu getirin. Savaşta birlik olup da yemekte ayrılan kumandanlardan olmaktan ALLAH’a sığınırım! Bizim önek aldığımız Zatlar böyle yapmıyorlardı, biz de yapmayız.



Cahid Sinan Belhi
 
Üst Alt