İstanbul'un Kaleleri (Hisarları)

ceylannur

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Rumeli Hisarı Karşıdan Görünüm


Rumeli Hisarı:
Fatih'in İstanbul'u feth ettiği zaman yaptırdığı Rumeli Hisarı, uzaktan bakıldığı zaman eskimez harflerle "Muhammed" biçiminde okunacak şekilde inşa edilmiştir. Fâtih , hisarın duvarlarının Arapça "Muhammedi" kelimesi seklinde olmasını istediğinden planını da ona göre tasarlamıştı. Buna göre her "Mim" (M) harfinin yerinde bir kule bulunmasını arzuluyordu. Kulelerden ikisi, birbirinin yanında ve burunun eteğinde idi. Üçüncüsü denize daha yakındı. "H" ve "D" harflerinin bulundukları yerlerde istihkamlar yapıldı.

İstanbul Sarıyer ilçesinde Boğaz’ın en dar ve akıntılı yerinde Anadoluhisarı’nın tam karşısında bulunan bu kale Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethinden önce 30.000 m2’lik bir alana yapılmıştır. Hisarın yapımına 1451–1452 yıllarında başlanmıştır. Rumeli Hisarı Boğaz’ın en dar ve akıntılı yerinde Yıldırım Beyazıt’ın yaptırmış olduğu Anadolu Hisarı’nın tam karşısında yapılmıştır. Kalenin yapılmasındaki amaç İstanbul kuşatması sırasında Karadeniz’den gelecek yardımları önlemek idi. Nitekim 1452 yılında buradan geçen ve yapılan ikazlara aldırmayan Kaptan Antonio Rizo kumandasındaki bir Venedik kalyonu batırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet bu kaleyi yaptırarak kuşatma sırasında arkasını da emniyete almayı düşünmüştür.

Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesinde bu hisarın ismi Kule-i Cedide Neşri tarihinde Yenice Hisar Aşıkpaşa ve Nişancı tarihlerinde de Boğazkesen Hisarı olarak geçmiştir. Tarihçi Dukas’tan öğrenildiğine göre; Fatih Sultan Mehmet 1451 kışının başında egemenliği altındaki yöneticilere gönderdiği emir ile bölgelerindeki bütün usta ve işçilerin burada toplanmasını istemiştir. Hisarın yapımına 1452 yılı Mart ayının sonunda başlanmış ve 139 gün gibi çok kısa bir sürede bitirilmiştir. Kalenin yapılmasına başlanması üzerine Bizanslılar kaleyi ele geçirmeyi düşünmüşlerse de Fatih Sultan Mehmet onlara gönderdiği haberle kaleyi Karadeniz ile Akdeniz arasındaki korsanlara karşı yaptırdığını belirtmiştir. Bizans askeri yönden de zayıf olduğundan kalenin yapılmasına göz yummuştur.


Hisarın gizli gizli yapılışı tam altı ay sürmüş Rumeli Hisarı'nın yapılması hazırlıklarına 1451-52 kışında başlanmıştır. İlkbaharın başlangıcında Mart ayinin sonlarına doğru, Rumeli tarafına Anadolu Hisarı'nın karsısına bol miktarda inşaat malzemesi, usta, amele ve kireççi gelmişti. Kereste İzmit ile Karadeniz Ereglisi'nden, taslar ise Anadolu tarafından getirilmişti. Çalışmak üzere külliyetli miktarda insan gelmişti. Sultan Mehmed, bu sırada kara yolu ile Boğaza gelerek bilirkişilerle (teknik eleman, mühendis) o havaliyi gezdi. Denizin akıntısı hakkında malumat aldı. İki sahil arasındaki mesafeyi ölçtürdü. Kalenin yapılacağı sahayı kendisi tayin ile hududunu tesbit ettirdi. Bundan sonra bir rivayete öre önce kıyıda, hisarın güney-doğu kösesindeki kule inşa edilerek malzeme ve çalışmaların selameti emniyete alınmıştır. 7.000 işçinin ve 1.800 ustanın geceli gündüzlü çalışmasıyla yapımı dört ay içinde tamamlanmıştır. Kerestesi İnebolu'dan taşları çevredeki taş ocaklarından getirtilen hisarın mimarı Muslihiddin'dir.

İstanbul'un alınmasında önemli rol oynayan hisar sonradan önemini yitirdi ve kuzeydeki Sarıca Paşa Kulesi birçok kişinin kapatıldığı bir hapishane oldu. Bu yüzden bu kuleye Kara Kule adı verilmiştir.
Rumeli Hisarı kıyıdan batıya doğru dikleşerek yükselen iki küçük tepe üzerinde kurulmuştur. Kuzeygüney doğrultusunda 250 metre doğubatı doğrultusunda ise 125 metre boyunca uzanır. Üç büyük kuleden 13 burçtan ve bunları birleştiren surlardan oluşan hisarın beş tane kapısı vardır. Giriş kadarıyla birlikte Zağanos Paşa Kulesi sekiz Sanca Paşa ve Halil Paşa kuleleri dokuzar katlıdır. Deniz kenarındaki Halil Paşa Kulesi 12 köşelidir. Silindir biçimindeki öbür iki kuleden Zağanos Paşa Kulesi güneyde Sarıca Paşa Kulesi kuzeyde yer alır.
15. yüzyılda depremden zarar gören Rumeli Hisarı 1460-64 yılları arasında Fatih tarafından onartılmış daha sonra 1510 1773 1794 ve 1953 yıllarında yeniden onarılarak 1970'te müzeye dönüştürülmüştür. Bu hisarın bahçesi de zaman zaman açık hava tiyatrosu olarak kullanılır.

Anadoluhisarı Kalesi (Beykoz)

İstanbul Boğazı ile Göksu (Aretas) Deresi’nin Boğaz’a karıştığı yedi dönümlük, denize doğru uzanan alanda bulunan bu kale çevreye ismini vermiştir. Anadoluhisarı, ileri bir karakol olarak Yıldırım Beyazıt tarafından 1395 yılında yaptırılmıştır. Kalenin bulunduğu alanda yapılan araştırmalarda daha eskiye yönelik kalıntılara rastlanmamıştır.

Yıldırım Beyazıt’ın bu kaleyi yaptırmasındaki amaç Boğaz geçişlerini kontrol altına almak ve Göksu Vadisi’ne girişi de önlemek idi. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde Güzelcehisar olarak ismi geçen bu kaleye Gözlücehisar ismi de yakıştırılmıştır. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde kalenin yapım tarihi 1394–1395 olarak belirtilmiştir. Fatih Sultan Mehmet dönemi tarihçilerinden Tursun Bey buradan Yenihisar veya Yenicehisar olarak söz etmiştir. Hoca Sadettin Efendi de buraya Akçahisar olarak değinmiştir. Aşıkpaşazâde tarihinde bu kalenin yapılışı ile ilgili bilgiler bulunmaktadır:

“Yıldırım Beyazıt, Kocaeli’nden geçerek, İstanbul’a doğru geldi (1390–91) ve Şile Kalesini alan Yahşi Bey’i gönderdi. Sultan Boğazkesen üzerinde Güzelce Hisar adlı bir şato yaptırdı.”

Yıldırım Beyazıt ile Timur arasında 1402’de yapılan Ankara Savaşı’ndan sonra kale Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Bu dönemde Osmanlı Beyliği dağılma aşamasına geldiğinden Süleyman Çelebi Bizans’ın desteğini sağlamak amacı ile İstanbul’a yakın olan Kartal, Pendik gibi yerler Bizans’a geri verilmiş, ancak kalenin bu dönemdeki durumu bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda Süleyman Çelebi’nin bir süre burada kaldığı da belirtilmektedir.

Fatih Sultan Mehmet Rumelihisarı’nı yaptırırken Anadoluhisarı’nın çevresini de bir Hisarpeçe ile çevirmiştir. Bu duvarın arkasına yerleştirilen toplar ile de Boğaz’dan geçen gemilere gerektiğinde ateş açılması sağlanmıştır.

İstanbul’un fethinden sonra bu kalenin işlevi bitmiş ve bir süre suçlu Yeniçeriler için hapishane olarak kullanılmıştır. XVII.-XVIII. yüzyıllarda bir süre Boğaz’a yönelik kazak akınlarının önlenmesinde kullanılmış, daha sonra Boğaz girişindeki kale ve istihkâmların yapılması ile de önemini yitirmiştir.

XVI. yüzyılda hisar ve çevresinde görevli askerlerin ve ailelerin yerleşmesi ile burası küçük bir mahalle konumuna gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde hisarın önüne küçük bir mescit yapılmış ve burası Anadoluhisarı Mescidi Mahallesi ismi ile eski kayıtlara geçmiştir.


Evliya Çelebi burada 1080 ev, 7 mektep, 20 dükkân, namazgâh ve mescitten oluşan bir mahalle olduğunu ve Üsküdar Subaşılığı’nın kontrolünde bulunduğunu yazmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlarına doğru hisarın etrafı yalı ve saraylarla doldurulmuştur.

Anadoluhisarı Osmanlı mimarisinde kale mimarisine göre yapılmıştır. İlk yapımında kare planlı bir kule ve bunu çevreleyen duvarlardan meydana gelmiştir. O dönemde kalenin bulunduğu yer kayalık bir burun olduğundan denizin sur duvarlarına kadar geldiği sanılmaktadır. Göksu Deresi’nin getirdiği alüvyonlar daha sonra arazi konumunu değiştirmiş, kalenin duvarlarının çevresi dolmuş ve kale iç kısımda kalmıştır.

Anadoluhisarı dört ayrı bölümden meydana gelmiştir. Bunlar Asıl Kale (İç Kale), İç Kale duvarı, Dış Kale duvarı ve Dış Kale duvarındaki kulelerdir. Asıl Kale bazı yerlerde toprakla düzleştirilerek kayalık üzerine oturtulmuştur. Kare planlı ve oldukça yüksek bir yapıya sahiptir. Duvarların üzerindeki kirişlere ait çukurlardan kalenin üç katlı bir şato görünümünde olduğu anlaşılmaktadır. Üst örtüsünün ne şekilde olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Melling’in gravürleri ile Pertusier Atlası’nda kurşun örtülü sivri külahlı olduğu görülmektedir. İstanbul’a 1830 yılında gelen Thomas Allom’un gravürlerinde ise hisar çatısız olarak görülmektedir. Bu da gösteriyor ki, kalenin külahı 1830 yılından önce yıkılmıştır.

Kalenin taş blok ve tuğlalardan oluşmuş duvar kalınlığı 2–3 m. arasında değişmektedir. Buraya yapılacak muhtemel bir saldırının kuzeyden gelme olasılığı göz önünde bulundurularak bu yöndeki duvarlar daha kalın tutulmuştur. Giriş İç Kale duvarından birinci kata atılan asma bir köprü ile sağlanmıştır. Ayrıca batı duvarlarına oyulan taş merdivenlerle zemine, ahşap merdivenlerle de üst katlara geçiş sağlanmıştır. Sonraki yıllarda bu giriş değiştirilmiş, kalenin güney-batı duvarlarına yeni bir kapı açılmıştır. Kalenin üst katında mazgallar ve istihkâm siperleri bulunmaktadır. Sur duvarlarını içeriden 1,5 m. genişliğinde bir yol çepeçevre dolaşmaktadır. İç Kale duvarları 2–3 m. kalınlığında olup, kuzey-batı ve kuzey-doğu köşelerinden Asıl Kale’ye bağlanmaktadır. Ayrıca mazgallı duvarların köşelerine de dörder nöbetçi kulesi yerleştirilmiştir.

İç Kale’den sonra yapılmış olan Dış Kale duvarları tamamen kesme ve moloz taştan yapılmıştır. Duvar örgü sistemini büyük taş dizilerinin aralarına dizilen küçük taşlar oluşturmuştur. İç Kale duvarlarına göre daha ince olan Dış Kale duvarları İç Kale’ye güney-doğu ve kuzey-doğu köşelerinden bağlanmıştır. Mazgallı korkuluklarla sonuçlanan Dış Kale duvarlarının üç köşesine de silindirik, yarım yuvarlak ve at nalı biçiminde üç kule yerleştirilmiştir.


Dış Kale duvarlarında bulunan kuleler kendi aralarında at nalı, yarım yuvarlak ve silindirik olmak üzere üç tanedir. At nalı şeklindeki kulelerin çapı 4.75 m. olup, kalınlığı 2 m. dir. Büyük olasılıkla denizi kontrol altında tuttuğundan ötürü de bu duvarlara mazgallar yerleştirilmiştir. Buna benzer olan yarım yuvarlak kule 7,5 m. çapında olup, ahşap kirişlerle dört kata ayrılmıştır. Ahşap merdivenlerin birbirine bağladığı katlarda mazgal delikleri, iç kısımlarda ise dikdörtgen ve yarım daire şeklinde kapı ve pencere izleri görülmektedir. Bu kulelerin eteklerinde taş tuğla sıraları ile aralarındaki balık kılçığı biçiminde tuğla örgüler dikkati çekmektedir. Surun kuzey köşesinde kayalık tepe üzerinde bulunan mazgallı, silindirik kule ise 6 m. çapında ve üç katlıdır.

Cumhuriyetin ilanından sonra Anadoluhisarı İstanbul Belediyesi tarafından onarılmış, bu arada ortasından geçirilen Üsküdar-Beykoz karayolu kalenin bir bölümünün yıkılmasına ve özelliğini kısmen de olsa yitirmesine neden olmuştur. Bu yol yapımı sırasında çevresindeki kaleye bitişik evler kamulaştırılarak yıkılmış ve kalenin kalan kısımlarının ortaya çıkması sağlanmıştır.

Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetimindeki Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’ne bağlıdır. Bakanlık tarafından 1992–1993 yıllarında acil onarımları yapılmıştır.


 

Ekrem

Yönetici-Admin
Yönetici
Süper Mod
Üyemiz
Yoros Kalesi

Yoros (Ceneviz) Kalesi

Yoros Kalesi adı nereden geliyor? Anadolu kavağı Kalesi veya Ceneviz Kalesi olarak da bilinen bu kalenin adı
, "kutsal yer" anlamına gelen Hieron'dan geliyor görüşü oldukça yaygın. Bununla beraber, antik çağ tanrılarından Zeus'un sıfatı olan "uygun rüzgarlar'' anlamına gelen "ourios"tan aldığı da iddia ediliyor. Yoros adının doğrudan doğruya "dağ" anlamındaki "oros"tan gelmiş olması da düşünülebilir, belki de bu görüş daha doğrudur.

Boğazın
, Karadeniz'e açıldığı bu bölgede, belki de kalenin olduğu yerde, on iki Tanrı adına yapılmış bir mabet vardı. Geçen yüzyılda burada bulunan bazı antik mimari parçaların bu mabedin kalıntıları olduklarına ihtimal verilir. Buradaki 12 tanrı adına yapılmış yapılar, Kale'nin tarihini tek tanrılı dinlerden öncesine götürmemizi olanaklı kılar.

Yoros Kalesi'nin bir Ceneviz yapısı olduğuna inanılır. Oysa değildir. Kulelerinden birinde görülen tuğladan harflerle yazılmış Grekçe kitabe, buranın Bizans inşaatı olduğunu gösterir. 14. yüzyılın başlarında, 1305'te kale, Şile Kalesi ile birlikte Türklerin eline geçmiş, ancak fazla bir süre elde tutulamamıştır. 1348'den itibaren de, Karadeniz ticaret yolu hakimiyetine sahip bulunan Cenevizliler buraya hakim olurlar. Fakat 14. yüzyılın sonlarında, Boğaziçi'nin Anadolu yakasına tamamen hakim olan Osmanlılar tarafından tekrar fethedilmiştir.

Yoros'un tarih içinde sıkça el değiştirdiği anlaşılıyor. Ceneviz idaresinde kaldığına dair belgelerden biri de L. Sauli'nin 1831 tarihli
, Ceneviz idaresine dair kitabında yer alan ve Prof. Multedo adında bir kişi tarafından kalenin kapısı üstünden kopya edilen Latince bir kitabe. Tarih kısmı okunamayan bu kitabede "Cenevizli Vincenzo Lercari'nin kutsal burun üzerindeki kaleyi tamir ettirdiği" bildiriliyor.

Yıldırım Bayezid'in, 1391'de karayoluyla Kocaeli'nden büyükçe bir kuvvetle gelerek Yoros'a çıktığını, buradan da Yahşi Bey'i göndererek Şile Hisarı'nı teslim aldığını Âşık paşazâde yazıyor. Bayezid bundan sonra Yoros Kalesi'ni bir üs gibi kullanıyor. Ardından, Güzelcehisar da denilen Anadolu Hisarı'nı yaptırıyor. Bu, Konstantinopolis'i fethetme yolundaki hazırlıkların en önemli ayaklarından sayılıyor. Kalenin yakınlarındaki ormanlık bölgede, içinde buranın zaptı sırasında şehit düşenlerin mezarları olan bir şehitlik vardı.

1399 yılına gelindiğinde
, Mareşal Boucicaut Karadeniz Boğazı girişinde yaptığı akında, o sırada artık Türklerin elinde olan Yoros Kalesi'ne saldırmaya cesaret edemiyor. Yapabildiği şey kalenin eteğindeki köyü yaktıktan sonra geri çekilmek oluyor. 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra 1. Bayezid'in oğullarından Çelebi Mehmed, kardeşi Musa'ya karşı harekatı sırasında 1414'ten az önce Trakya'ya geçmek için Bizans imparatorundan yardım istiyor, kendisi de Bursa'dan çıkarak Yoros'a gelip konaklıyor.

1391-1414 arasında Yoros Kalesi Türklerin elinde. İspanya kralının elçisi olarak Timur'un yanına gönderilen Ruy Gonzales de Clavijo
, Karadeniz'e açılırken gördüğü kaleyi "El Guirol de la Turquia" olarak adlandırıyor. Buranın bakımlı olduğunu ve içinde bir Türk garnizonu bulunduğunu bildiriyor. Halbuki karşısındaki kale harap ve terk edilmiş durumdadır; kalenin eteğinde, etrafında duvar olan bir kule bulunmaktadır, o kadar... Clavijo'nun yazdığına göre, buradan karşı kıyıdaki bir kuleye zincir gerildiği yolunda bir söylenti vardı. Ama zinciri gören yoktu...
İstanbul'un fethinde Yoros da artık Türk hakimiyetin e giriyor. Osmanlı Devleti'nin hemen her tarafındaki kıyı kalelerini tamir ettiren veya yenilerini yaptıran II. Bayezid burasını da tamir ettiriyor, içine Yoros Kalesi Mescidi denilen bir ibadet yeri yaptırıyor. Sonraları kale dizdarı Mehmed Ağa da bir hamam inşa ettiriyor.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki 28 Recep 984/1576 tarihli bir belgeden
, kale ile birlikte buradaki cami, çeşme ve hamamın da tamir edildikleri yazılı. Alman seyyahı, Brettenli M. Heberer 1580'e doğru İstanbul'a geldiğinde kaleyi iyi durumda buluyor ve seyahatnamesine gerçeğe oldukça uygun bir de gravürünü koyuyor. Ermeni yazar P. Ğ. İnciciyan, 18. yüzyılın sonları, 19. yüzyılın başlarında Yoros Kalesi içinde 25 evlik bir Türk mahallesi bulunduğunu, ayrıca muhafız olarak bir dizdar idaresinde 20 kişilik bir müfrezenin de burada kaldığını bildiriyor.
Yoros Kalesi, 19. yüzyılda bir kez daha terk ediliyor. Çünkü artık savunma ve durumda bulunuyordu. Burayı ziyaret edenler duvarlarda ve kulelerde Cenova armaları gördüklerini bildirirler. Ancak, Kaleyi yerinde inceleyen tarihçiler bu izlerin yanlış yorumlandığını düşünmektedirler. Geç bir dönemde örülerek kapatılan ana girişin iki yanındaki haşmetli kulelerin cephelerinde, mermer üzerine kabartma olarak birer yarım ay (hilal) içine, kollarının uçları tomurcuklu haçlar vardır. Her iki taşın da dört köşesinde Grekçe kısaltmalı harfler incelendiğinde, görülür ki, bunlar hakkında şimdiye kadar yazılanlar eksik veya yanlıştır. Karadeniz tarafındaki kulenin üzerindeki harfler "İsa'nın nuru, herkesin nurudur'' anlamına gelen kelimelerin kısaltmasıdır. Marmara tarafındaki kulede ise yine "ışık, nur" kelimelerinin kısaltması teşhis olunur. Ancak XY kısaltmasının hangi kelimeyi ifade ettiği üzerinde bir uzlaşma yoktur.

Çifte burcun kapıya dönen yüzlerinde ise yine mermere işlenmiş bir haçı çevreleyen dairenin içinde de "İesos Hristos Zafer" anlamındaki kelimelerin kısaltmaları yer almıştır. Örülü esas kapının iç tarafında ve yukarıda bir mermer levhada
, iki küçük sütun kabartmasına oturan kemer biçiminde bir çerçevenin içinde bir haç vardır. Bunun kolları arasındaki boşluklarda da kısaltma oldukları belirtilen dört harf bulunur. Kaleyi inceleyen gezginler, harflerin Bizans devletinin klasik formülü olan dört B'yi burada teşhis ettiklerini sanmışlardı. Buradaki dört harf, "Ey sahip, despot Mihael Palaeologos'a kurtarıcı ol'' anlamına gelen dört kelimenin başharfleri olarak okunmalıdır. Böylece kalenin, şehir Latinlerden 1261 'de geri alındıktan sonra İmparator VIII. Mihael Palaeologos (hd 1261-1282) tarafından yaptırıldığını ileri sürmek mümkün olabilecektir.

Yoros Kalesi'nde şimdiye kadar hiçbir araştırmacının üzerinde durmadığı veya göremediği bir kitabe daha vardır. Kalenin yukarı bölümünü enine bölen sur duvarının, kuzeydeki burcunun yukarı kısmında tuğlalardan yapılmış çepeçevre iki satır halinde bir yazı bulunur. Burcun sur duvarına bitiştiği köşeden başlayıp, burcun yuvarlaklığını takip ederek, öbür köşeye kavuşan bu tuğla kitabede aralıklı olarak tek tek bazı harfler teşhis edilmektedir. Ama zamanıla ağır tahribat sonucu aralardaki boşluklar büyümüş, bu konuyu çözecek bir araştırmaya ise henüz raslanmıyor. Yalnız böyle bir kitabenin varlığı, bu ara duvarın Ceneviz veya Osmanlı ilavesi olmadığını açıkça kanıtlıyor.

Doğudan batıya
, 500 metre kadar bir uzunluğu olan Yoros Kalesi, Karadeniz'e paralel olarak araziye yerleşir. Kalenin genişligi 6o-130 metre arasında değişir. Bu tahkimat, Boğaz tarafında olanı daha alçak iki tepenin üstünü kaplar. Kalenin en güçlü kısmı, yüksek tepenin, doğuya, yani Anadolu'ya bakan tarafıdır. Bu da Yoros Kalesi'nin, Boğaz girişini kontrol etmek kadar, kara tarafından gelecek bir tehlikeyi karşılamak üzere düşünüldüğünü gösteriyor.

Yoros Kalesi aralarında tuğladan hatıllar olan taş dizileri ile yapılmış. Taşların bir kısmı
, antik ve erken Bizans dönemlerine ait yapılardan devşirilmiş malzemedir. Bunların aralarında işlenmiş mimari parçalara da rastlanır. Kalenin esas girişi, doğu tarafında, 120 metre kadar yükseklikteki tepenin üstünde en hakim noktada. Yükseklikleri 20 metre kadar olan yuvarlak iki burç arasında açılan tuğladan kemerli giriş sonraları örülmüş.
Girişteki çifte kulenin içlerinde dört kolu eşit bir haç biçiminde mekanlar var. Her iki kulede de bu mekanların üstlerinde, duvar tekniğinin değişik oluşundan anlaşıldığına göre, geç bir dönemde yükseltilerek birer kat eklenmiş. Güney duvarlarının sonunda, bugün bir kapı açıklığı gibi görünen parça da aslında bir burçtur. Kalıntılardan anlaşıldığı üzere, büyük kulelerin benzeri olarak, içinde haç biçiminde dört kemerli ve kubbeli tonozla örtülü yüksek bir mekan olmalıdır. Bilinmeyen bir dönemde, bu burç yarısına kadar yıkılmıştır. Yoros Kalesi'nin kıyıya kadar indiği ve burada en azından bir iskelesi ile bu iskeleyi koruyan bir burcu olduğuna ihtimal verilebilir. Ayrıca burada hangi döneme ait olduğu anlaşılamayan bir de fenerin bulunduğu, R. Walsh'ın kitabında Th. Allom tarafından yapılan gravürde görülür.











 

Turab

Teknik Ekip
Yönetici
Admin
Yedikule Hisarı

Yedikule Hisarı (Fatih)


Yedikule Hisarları
, İstanbul'un en önemli açık hava müzelerinden birisidir. İmparator I. Theodosius'un (390) emriyle bir zafer takı olarak yapılan ünlü Altın Kapı (Porta Aurea), II. Theodosius (403–450) tarafından valisi Anthemiusa yaptırılan şehir surlarıyla birleştirilmiştir.
Altın Kapı'nın bir bütün olarak mermer kuleler ile birlikte II.Theodosius (413) döneminde yaptırıldığı da iddia edilmektedir.
Altın Kapı, o dönemde seferlerden dönen nice imparatorların törenlerle şehre ihtişamla girdikleri Bizans'ın en önemli giriş kapısıydı.
1453 Mayısında İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed (1432–1481) tarafından fethinden 4 yıl sonra ilave edilen üç kule ile surlar birleştirilerek beş köşeli, yıldız şeklinde bir iç kale (garnizon) meydana getirilmiştir. Böylece Bizans ve Osmanlı çağı yapıları bütünleştirilmiştir.


İstanbul Fatih ilçesinde bulunan Yedikule Hisarı Bizans İmparatoru II.Theodosios (408-450) döneminde yapılan Bizans kara surlarının en önemli giriş kapısı olan Porta Aurea (Altın Kapı) arkasında İstanbul’un fethinden dört yıl sonra 1457-1458 yıllarında Fatih Sultan Mehmet tarafından İç Kale olarak yaptırılmıştır.

Altın Kapı’nın iki pilonu ve aynı sıradaki iki burcundan yararlanılarak üç kulesi olan bir sur eklenmiş ve beşgen şeklinde yedi kuleli bir kale meydana getirilmiştir. Kalenin yapımı sırasında Bizans surlarının üç geçidi kapatılmış ve önündeki köprü de yıkılmıştır. Buradaki Altın Kapı önünde bulunan kabartma plakalardan 12 tanesinin 1620 yılına kadar yerinde durduğu İngiliz Elçisi Sir Th.Roe’den öğrenilmektedir. Bir süre sonra da kaybolan bu plakaların ne olduğu bilinmemektedir.

Semte ismini veren Yedikule Hisarı düz bir arazide beşgen bir kale olarak yapılmış, üç köşesine üzerleri yüksek pramidal külahlarla örtülü üç büyük kule eklenmiştir. Bu kulelerin arası yarım yuvarlak ve biri de köşeli altı küçük burç ile takviye edilmiştir. Ayrıca Altın Kapı’nın dışında kule ile korunan bir kapı ve onun kuzeyine de küçük bir kapı daha eklenmiştir. Bu küçük kapının üzeri sonradan örülerek kapatılmıştır. Büyük kulelerden kuzeydoğudaki yuvarlak olanı ”Hazine veya Darı”, güneydoğudaki “ Kız (Top) Kulesi”, ortadaki prizma şeklindeki ise “Zından Kulesi” olarak isimlendirilmiştir. Bu kule bir süre hapishane olarak kullanıldığından buradaki tutukluların duvarlara yazdığı yazılardan ötürü de “Kitabeler Kulesi” olarak anılmıştır. Kule içten 13 m. çapında, dıştan sekiz kenarlı poligonal şekildedir. İçerisi ahşap kirişlere tutturulmuş katlara ayrılmıştır. En üst katta mazgallı bir devriye yolu vardır. Dik bir merdivenle çıkılan kulenin üzerinde bir sahanlık, buradan da ayrı bir merdivenle diğer katlara inilmektedir. Bu kulenin yapımına Sultan III. Ahmet (1703–1730) zamanında başlanmış ve Sultan III. Osman (1754–1757) zamanında tamamlanmıştır. Kulenin dış duvarlarındaki onarım kitabesinde h. 1163 (1749) tarihi ile “Mâşâllâhı te’âlâ-Yüce Tanrının izniyle” yazılıdır.

Güneydeki “Küçük Kule” adı ile tanınan burç 1766 depreminde yıkılmış ve daha sonra yenilenmemiştir. Günümüzde bu burca ait kalıntılar hendek seviyesinde görülmektedir.

Giriş kapısının üzerindeki “Bayrak Kulesi”nin iki tarafında muhafız odaları bulunmaktadır. Bu kulenin duvar kalınlığı 5 m. olup, yuvarlak mekânın çapı ise 9.50 m. dir. Kulelerin içerisine kapılardan girilmektedir. Buradaki geçitlerden rampa ve merdivenlerle kulenin katlarına çıkılmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesinden öğrenildiğine göre; kalenin yapımını bitirdikten sonra içerisine dikdörtgen planlı, ahşap çatılı küçük bir mescit eklemiştir. Mescit 1813 yılında onarılmış, 1905 yılında yıkılmış, yakın tarihlere kadar da minare kaidesi gelebilmiştir. Darüssaade Ağası Beşir Ağa bu mescidin yanına bir sıbyan mektebi yaptırmıştır. Mescidin yanındaki kitabesiz çeşme de yakın tarihlerde onarılmıştır. Sonraki yıllarda buraya yapılan evlerle Yedikule Hisarı bir mahalle konumuna gelmiştir.

Yedikule Hisarı 1700’lü yıllarda onarılmış, 1754 depreminde poligonal kule yıkılmış ve yeni baştan yapılmışsa da 1766 depreminde yine zarar görmüştür. Yedikule zindan olarak kullanılmış, Aksaray ile Yedikule’yi de kapsayan 1782 yangınında çevresindeki yapılarla birlikte yanmış ve içerisindeki tutuklular da yanarak ölmüştür.

Beşgen plân şemasıyla Bizans üslûbundan tamamen uzaklaşan bu kale Osmanlı askeri mimarisinin bir örneğidir. Kuleler arasında düz satıhtaki duvarlar burada geçecek bir savaşta savunma gücünü kolaylaştırmayı sağlamakta olup devriye yollarını kesintiye uğratmamaktadır. Üçgen şeklindeki ara kulelerin sivri uçları dışarıya doğru olup devriye yollarından üç metre yüksekliktedir. Devriye yolları dışa doğru 0.80 m. kalınlığında ve 2.20 m. yüksekliğinde mazgallı bir siper ile korunmakta idi. Bu mazgallı siperler Osmanlı devrinde zaman- zaman tamir ve takviye edilmişlerdir.

Yedikule hisarı Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren uzun süre Osmanlı hazinesinin muhafazası için de kullanılmıştır. III. Murad’ın hekimbaşısı olan Dominico’nun hatıratında 250 asker tarafından korunan kulelerden birinde külçe altın para, diğerinde silah, zırhlar, kıymetli eyer ve at koşumları, öbür kulelerde ise eski armalar, antika eşya resmi devlet evrakı korunuyordu. Yavuz Sultan Selim’in İran seferinden getirip burada muhafaza ettiği ganimetler ise daha sonra III. Murad zamanında Topkapı Sarayı’na taşınmıştır.

Yedikule hisarının içindeki garnizonda bir dizdar (kale muhafızı),dizdar yardımcısı,6 komutan ve 50 askerlik bir yönetim kadrosu bulunuyordu. Bu personelin ikamet etmesi için de hisarın içinde bir dizdar evi ile 12 asker evi vardı. Günümüze bu barınaklardan ve askeri depolardan hiçbir kalıntı gelmemiştir.

Bizans devrinde Altın Kapı’nın yanındaki Pilon zindan olarak kullanıldığında birçok siyasi mahkûm burada hapsedildiği gibi öldürülmüştür de. Burası Fatih tarafından kaleye döndürüldüğünde de bu işlev devam etmiştir. II. Mahmut zamanında (1808–1839) kalenin hapishane olarak kullanımına son verilmiştir. Yapılışından 9 gün sonra Çandarlı Halil Paşa ve oğulları Zaganos Paşa ve bazı ulemanın onun fethe karşı olduğu ve gizlice Rumlarla mektuplaştığı iddiasıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından önce görevinden azledilmiş sonra burada kırk gün kadar hapsedilmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet’in, babası II. Murad’ın kendisi lehine tahttan feragat etmesinden sonra, Çandarlı Halil Paşa’nın II. Murad’ı tekrar tahta geçmesi için ikna etmesinden dolayı Halil Paşa’ya bir kırgınlığı vardı. Ayrıca Lalası olan diğer vezirlerden Zagonos Paşa’da henüz çocuk yaşta olan Fatih’in ilk iktidar senelerinde oldukça nüfuzlu idi. Bu da Çandarlı’nın son derece rahatsız olduğu bir konu idi. Çandarlı İstanbul’un fethine de fikren karşı olmasına rağmen fetihte Fatih’in yanında yer almış ve ona büyük destek sağlamıştır. Çandarlı’nın Yadikule’de idam edildiği iddiası ise açıklık kazanmamıştır. Bir kısım tarihçiler bu idamın Edirne’de gerçekleştiğini ileri sürmektedirler. Çandarlı’nın oğulları ise daha sonra serbest bırakılmıştır. Cesedi daha sonra oğlu İbrahim Paşa tarafından İznik’e getirilir ve İmaretinin karşısındaki türbesine gömülür.

Çandarlı Halil Paşa Osmanlı tarihinde ilk idam edilen sadrazamdır. Paşa’nın idamından sonra bütün servetine el konulmuşsa da II. Bayezid devrinde malları çocuklarına iade edilmiştir. 1461’de Osmanlı topraklarına katılan Trabzon Rum İmparatorluğu’nun son imparatoru olan David Komnenos ve oğulları 1463’de burada idam edilmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Mahmut Paşa görevinden 1474’de alındığında bu kalede bir süre tutuklu olarak kalmıştır. 1474’de Yavuz Sultan Selim’in hilâfeti devralarak İstanbul’a getirdiği son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil de burada hapsedilmiştir.

Kalenin orta yerinde bulunan kuyu birçok idama sahne olduğu ve ölümlerin bu kuyunun yanında gerçekleşmesinden ötürü “Kanlı Kuyu “ adı ile anılmaktadır. Burada meydana gelen en acı olay ise 1622’de tahtından indirilen Genç Osman’ın öldürülmesidir. Kapıkulu askerleri ile Yeniçerilerin başlattıkları isyanda, isyancıların istediği ulemanın başlarını onlara vermeyen Genç Osman dört gün süren bu isyanı bastıramamış, sarayı basan yeniçeriler önce I. Mustafa’yı Harem’deki dairesinden çıkarıp divanhaneye götürmüşler ve arabuluculuk yapmak isteyen Dilaver Paşa ile Süleyman Ağayı parçalayarak orada öldürmüşlerdir. Genç Osman I. Mustafa’nın tahta çıkarıldığını öğrenince ilk önce askere para dağıtarak onları ikiye bölmek istemiş, bu iş için de Ohrili Hüseyin Paşa ile Yeniçeri Ağası Kara Ali’yi görevlendirdi ise de isyancıları durduramamıştır. Ali Ağa genç padişahı Ağa Kapısı’ndaki kendi dairesinde sakladı ise de isyancılar 20 Mayıs sabahı burayı basan isyancılar Genç Osman’ı avluya çıkartarak Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa’yı parçalayarak öldürmüşlerdir. Bu arada II. Mustafa’nın alelacele cülus töreni yapılmış, Genç Osman bir pazar arabasına bindirilerek Yedikule’ye götürülerek orada idam edilmiştir. Daha sonra cenazesi saraya götürülmüş ve I. Ahmet türbesine gömülmüştür.

Yedikulehisarı hapishane olarak kullanıldığı dönemde bir takım yabancı uyruklu elçi ve prenslere de ev sahipliği yapmıştır. Bunların içinde en önemlileri Venedik asilzadesi Stephanus Alberti (1607),Julius Ardrea Virasina (1600), Fransız Konsolosu Jean de la Haye (1660), Elçi Ruffin, İstanbul Ermeni Patriği Avedik (1703), Eflâk Prensi Constantin Brancoveanu (1714), Rus Elçisi Kont Aleksi Oberskov (1787) , Sadrazam Kara Davud Paşa (1622), Baş Mimar Kasım Ağa (1651), Girit Fatihi Deli Hüseyin Paşa’dır.

Deli Hüseyin Paşa’nın Altın Kapı önünde 1660’daki idamından sonra kendisi ve ailesinin buraya gömüldüğü iddia edilirse Yedikule’nin restorasyonu sırasında bu mezarlara rastlanmamıştır. Yabancı elçiler burada geçirdikleri tutukluluk süresinde avluda dolaşmak izinleri vardı hatta kale içinde yapılmış evlerde bile kalabiliyorlardı. XVIII. yüzyılda İstanbul’a gelen gezgin J.Grelot gezi notlarında buradaki Hıristiyan tutukluların ibadetleri için dışarıdan rahip getirildiğini ve bir de küçük şapel inşa edildiğini yazmaktadır. Bu şapelden XIX. yüzyıl başlarında Yanya’da Fransız Konsolosu iken tutuklanarak buraya getirilen Poucqueville de bahsetmektedir. Ayrıca bu konsolos hatıratında tutukluların savaş esiri değil de rehin muamelesi gördüklerini yazmaktadır.


Yedikule’nin 1831’de zindan olarak kullanılmasına son verilmiş, Topkapı Sarayı önündeki Aslanhane’ye ait heykeller buraya getirilmiştir. Bundan sonra kale ve Altın Kapı bir kez daha onarılarak Baruthane olarak kullanılmıştır. 1878’de Maarif Nezaretine tahsis edilmiş ve içerisine kız okulu yapılmış ancak, buradaki eğitim fazla sürmemiş ve 1895’te Müze-i Hümayun’a bağlanmıştır. Kale içerisindeki toplar da Askeri Müze olarak kullanılan Aya İrini’nin bahçesine götürülmüştür. Harbiye’deki Askeri Müze açıldıktan sonra bu toplar oraya taşınmıştır.

Yedikule Hisarı ve Altın Kapı’nın son onarım ve restorasyonu Y.Mimar Cahide Tamer tarafından 1958–1970 yılları arasında yapılmıştır. Bundan sonra Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak 1985’te ziyarete açılmıştır. Günümüzde Yedikule kültür ve sanat merkezi olarak kullanılmakta olup, STİ Vakfı’na tahsis edilmiştir.


 

Ekrem

Yönetici-Admin
Yönetici
Süper Mod
Üyemiz


İstanbul’un Altın Kapısı: Porta Aurea
5. yüzyılda inşa edilen, kanatları altın kaplı bu muhteşem kapıdan bir zamanlar seferden dönen imparatorlar şehre girerdi.
O zamanların en muhteşem eseri bugün hala ayakta ama gözlerden çok uzakta kaderine terk…



İstanbul’un tarihi yarımadasını çevreleyen 20 kilometrelik sur hattı üzerinde bir dönem 55 kapı olduğu belirtiliyor.
Bunlardan en önemlisi ise şehir halkının bile geçmesi yasak olan Porta Aurea idi. Halk Yedikule Kapısı’nı kullanırdı.

Altın Kapı surlar ile aynı zamanda II.Theodosius döneminde Yedikule Hisarları’nın ilk haline bitişik olarak inşa edilmişti.
Altın Kapı denmesinin nedeni de tunç kanatlarının altın yaldızla kaplı olmasıydı.
Bir zamanlar kapıyı taşıyan kolon üzerinde zafer tanrıçası Nike’nin heykeli varmış. Kapının giriş revaklarının üzerinde de eşsiz kabartmalar varmış ancak günümüze kadar ulaşamamışlar.



Bir zamanlar kentin devlet kapısı ve görkemli zafer kemeri olan Altın Kapı en az İngilizler’in Marble Arch’ı ya da Fransızların Champs Elysee üzerindeki zafer takı kadar görkemliymiş.
Ancak bugün maalesef geriye çok hazin kalıntısı bırakılmış. Bu kalıntıların geriye kalan tek parçası Küçük altın Kapı’ya ulaşmak için ise Yedikule Kapısı’ndan şehre girmeden 50 metre evvel sağdaki demirlerin üzerinden atlayıp fundalık araziye girin.
Bostancılardan izin alarak hendeği sağınıza alın ve yukarı tırmanın. 100 metre ilerde solunuzda demir köprüyü ve de kapıyı göreceksiniz.

Güzelim bir esere ulaşmak işte bu kadar zor ve belki de bir çoğumuz için imkansız…Yazık!



 

lburakk

Katılımcı Kardeşimiz
Üyemiz
hepsine tek tek gideceğim inşallahh istanbulda yaşıyorum ama hiç birine gitmedim..
 

Turab

Teknik Ekip
Yönetici
Admin
Beyazıt meydanında bulunan Beyazıt Kulesi de tarihi yarımadaya hakim bir konumda önemli kulelerden birisi. Beyazıt kulesi akşamları hava durumunu gösteren ışıklarıyla şehre ayrı bir güzellik katıyor.

Beyazıt Kulesinin kısa tarihçesi:

1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra II. Mahmut’un emriyle/fermanıyla eski saray (bugünkü İstanbul Üniversitesinin rektörlük binasının bulunduğu alan) Serasker Dairesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde bugünkü kulenin bulunduğu yere ahşap bir yangın köşkü/kulesi (Harik Köşkü) inşa edilmiştir. Ama bu kule de yanınca Vezir Ağa Hüseyin Paşa tarafından 1828 yılında Balyan ailesinden Senekerim Balyan’a yeniden kâgir bir kule yaptırılmıştır.



1849 yılında kulenin ilk şekli değiştirilmiş, bekçilerin bulunduğu bölümün üstünde kalan ahşap kısım tamamen kâgir yapılmıştır. Bu tadilat sırasında yangın kulesi işlevini Süleymaniye caminin üç şerefeli minarelerinden biri görmüştür. 1889 yılındaki depremde oldukça hasar gören kule esaslı bir onarım geçirmiştir.

Kule, Cumhuriyet’in ilanına kadar yani 1923 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Aradan geçen yıllarda yapı sadece hava tahminlerinin ilanı için kullanılmıştır. Anıt, 1997 ve 2010 yıllarında iki kez tadilat görmüştür.



2010 yılındaki tadilat, İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesi kapsamında gerçekleştirilmiştir. Bugün bina kuruluş dönemindeki amacına uygun olarak hizmet vermenin yanı sıra günlük hava tahminleri (renkli ışıklar aracılığıyla) ve turistik ziyaretler için de kullanılır.



Beyazıt Yangın Kulesi, yukarıdan aşağıya doğru “Sancak Katı” (bayrak bulunurdu), “Sepet Katı” (yangın bölgesine doğru sepet sarkıtılırdı), “İşaret Katı” (yangın durumunda memurlar buradan işaret verirdi) ve “Nöbet Katı” (yangın gözetleme memurlarının bulunduğu kat) olmak üzere dört bölümden oluşur. Yüksekliği 85 m. olan kulenin gözetleme yerine kadar 180, buradan üste kadar 76 olmak üzere toplam 256 ahşap basamağı vardır.

Müze, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 23.07.2013 tarih ve 60960384.151.01(34)-143803 sayılı onayıyla Özel Müze olarak tescillenmiştir.

İlk olarak Osmanlı Devleti döneminde İstanbul’da çıkan yangınları haber vermek amacıyla 1749 yılında 85 metre yüksekliğinde ve ahşap olarak inşa edildi. 1828 yılında bugünkü haline kavuşan Beyazıt Yangın Kulesi'nin farklı renklerde yanan ışıklarının ne anlama geldiğini biliyor musunuz? İstanbul'un tarihi simgelerinden Beyazıt Kulesi, 1995 yılından sonra ilk kez aydınlatıldı.



İstanbul’un simgeleri arasında yer alan Beyazıt yangın kulesi yıllarca tulumbacılar ve itfaiyeciler tarafından gözlem yeri olarak kullanıldı. İstanbul’un büyümesi, teknolojinin gelişmesiyle birlikte kule, renkli lambalar takılarak hava durumunu bildirme amaçlı kullanılır hale geldi.

Özel olarak tasarlanan bir sistem ile İstanbul Üniversitesi, Beyazıt Yangın Kulesi ışıkları hava durumuna göre otomatik olarak yanıyor.

Beyazıt kulesinde yanan ışıkların anlamları:

MAVİyandığı zaman, havanın ertesi gün açık olacağını,

YEŞİL yandığı zaman, havanın ertesi gün yağmurlu olacağını,

SARI yandığı zaman, havanın ertesi gün sisli olacağını,

KIRMIZIyandığı zaman ise havanın ertesi gün karlı olacağını bildiriyor.
 
Üst Alt