Hz. Yâsir (R.A.)

hüzün

Çalışkan Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
429
Hz. Yasir (r.a.) ilk Müslümanlardandı. Aslen Yemenliydi. Mekkeye gelince Ebu Huzeyfe’nin himayesinde girmiş ve Hz. Sümeyye ile evlenmişti. Hz. Yasir müslüman olur olmaz sevinçle evine gitti gve ev halkına İslamiyeti anlattı. Sonunda hanımı ve çocukları da can u gönülden Kelime-i Şehadeti getirerek Müslüman oldular.
Müşriklerin ileri gelenlerinde Ebu Huzeyfe çılgına döndü. Ebu Huzeyfe sık sık Hz. Yasir, Hz. Sümeyye ve oğullarını kırbaçlıyor, onlara, İslamiyetten vazgeçmedikleri takdirde akıllarına hayallerine gelmeyecek işkenceler yapacaklarını söylüyordu. Ancak Hz. Yasir ve ailesi bu tehditlere boyun eğmiyordu.

Bu dört Mü’min, müşrikler tarafından yakalanmış, kızgın çöle götürülmüş, el ve ayaklarından direklere bağlanmışlardı. O vaziyette iken sık sık kırbaçlanan, hakaratlere maruz kalan Hz. Yasir, Hz. Sümeyye ve oğulları inançlarından zerre kadat taviz vermiyorlardı. Günlerce kızgın güneş altında bırakıldılar, yiyecek ve su verilmeksizin. Ebu Huzeyfe diğer müşrikler yoruluncaya kadar onları kırbaçladırlar, bazıları kahkalar atarak taşladılar. Ancak mücessem iman halinde duran bu dört Müslüman, her defasında “Allah bir! Allah bir!” diye haykırıyordu.

Hz. Sümeyye bir gün dayanamadı. Hz. Peygamber’e (a.s.m) hakaret eden Ebu Cehil in yüzüne karşı onun mahiyetini haykırıverdi. Resulullah’ın (a.s.m.) ismini ağzına alamayacağını söyledi. Bu kahraman hanım, kandisine yapılan bütün işkencelere tahammül etmişti ama Sevgili Peygamberine dil uzatılmasına tahammül edememişti. Ebu Cehil bu durumda çılgına döndü. Orada Hz. Sümeyye ‘yi şehid etti. Ve Hz. Sümeyye “İlk şehîde” oldu.

Hz. Yasir de şehid oluncaya kadar taşlandı. Onlar vurdukça kendisi “Allah bir! Allah bir!” diye haykırdı. Sonunda “İlk şehid” ünvanını alarak can verdi. Hz. Yasir’in vücudu parçalanmış, ama kırbaçlar serâpa iman olan bu surdan ufacık bir parça bile söküp atamamıştı.


Yâsir ailesi dendiği zaman akla ilk gelen; sarsılmaz bir îman, tam bir teslîmiyet, sâlih amel, destansı sabır gibi hasletlerin oluşturduğu zirve bir kişilik yansıması olur herhâlde...

İslâm’dan dönmeleri için bütün aile fertlerine akla hayale gelmedik bir şekilde, dayanılmaz işkence ve eziyetler ediyorlardı. İnsanlık dışı işlerde hiçbir fırsatı kaçırmayan hâin müşrikler, bu seçkin aileye duruma göre ya toplu hâlde, ya da tek tek işkence ederek, Hak yoldan döndürmeye çalışıyorlardı.

Yâsir ailesi çok sıkıntı çekmişti. Ama onların Ramda kayalığında çektiği işkenceler aklın almayacağı bir boyuta ulaşmıştı. Hiçbir insanın dayanamayacağı ve asla tahammül edemeyeceği işkence ve eziyetlerle hayatta kalma mücadelesi vermişler, ama bir milim bile kayma göstermeden sabır ve sebat destanları yazmışlardı.

Bu ev halkı topluca müslüman olmaları sebebiyle; onları inandıkları dinlerinden döndürmek isteyen, Mahzumoğulları tarafından toplu olarak işkenceden işkenceye uğratılmışlardı. Mahzumoğulları; Hazret-i Yâsir ile Hazret-i Sümeyye başta olmak üzere, anne-babaları gibi îman etmiş olan Hazret-i Ammâr ile kardeşi Hazret-i Abdullâh’ı çepeçevre kuşatarak, öğlenin en sıcak saatinde güneşin kızdırdığı Mekke kayalığına götürüp işkence yaparlardı. Daha doğrusu her fırsatta, her yerde ve her türlü işkence ve eziyeti yapıyorlardı.

Yâsir ailesini şimdi de Mekke ile Mina arasında Ebtah veya Bathâ denilen yere götürmüşler ve orada işkence ediyorlardı. İşkence ve eziyetlerin dayanılmaz hâle geldiği bir anda Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oradan geçiverdi. Dehşetli manzara her şeyi ile çok korkunç olup çok da ürkütücüydü. Gönüller Sultanı, Yâsir ailesine yapılanları görünce gönüllere huzur müjdeleyen bir ifade kullandı. Üstelik bu büyük müjdeyi tam üç defa tekrarladı:

“Sabredin ey Yâsir ailesi! Sabredin ve sevinin ki mükâfatınız cennet olacaktır!”

O’nu görmüş olmak; sesini duymak, zulüm altındaki dört kişilik bu sahâbe aileyi bir anda yapılan işkencelerin acılarını hissedemez hâle getirmişti. İçlerine ciddî bir ferahlık gelmişti...

Bathâ Vadisi’ndeki bu dayanılmaz işkence ve eziyetler esnasında, tam bitme noktasına geldikleri an, Rasûlullah -aleyhisselâm- oradan geçmiş ve bu sabır âbidesi aileye yine sabır tavsiyesinde bulunmuştu. Bu böyle sürüp gidiyordu...

Yine işkence, yine eziyet; hem de dayanılmaz bir şiddetle... Canları çekilmiş, kanları kurumuştu âdeta. Nefes almada bile zorluk çekiyorlardı. Yâsir ailesinin bitip tükendiğini gören hâin müşrikler son bir ümitle tekliflerini dayattılar:

“–İslâm’dan dönün ve kurtulun!”

Bitmiş, tükenmiş bu dört kişilik ailenin her ferdinin ağzından aynı cümle döküldü. Ne söylediklerini duymak için hâin müşrikler kulaklarını ağızlarına dayamışlardı. O durumda bile verilen cevap, müşrikleri çileden çıkarmaya yetti:

“–Gerçek kurtuluş İslâm’dadır! Asıl siz îman ederek kurtulun!”

Akıllarını durduran böylesine destansı sebatı idrak edemeyen cânîler çılgına dönerek, her tarafı yanıp kavrulmuş bu aileye taş yağdırdılar. Taşlamayla da yetinmeyerek, kırbaçlar ve sopalarla vurmaya başladılar. Yorulup tıkanıncaya kadar vurdular, vurdular, vurdular...

Yâsir ailesine acıdıkları için değil, yorulup bîtap düştükleri için, işkence ve eziyetlerini bırakıp soluk soluğa koşarak kendilerini kayaların gölgesine attılar. Bunca işkence ve eziyet karşısında sesleri bile çıkmaz olan Yâsir ailesi, tam bir teslîmiyetle sabır ve sebat göstererek ötelere göçmek üzereydiler.

İşte tam bu esnada yine oradan Gönüller Sultanı geçiverdi. Manzara korkunçtu. Peygamberler Sultanı yine sabır diledi. Ardından yüreklere su serpen bir duâda bulundu:

“–Yâ Rabbî! Yâsir ailesinden hiç kimseye cehennem azabını tattırma!”

Bu büyük duâ ile yeniden bedenlerine can, damarlarına kan, gözlerine fer geldi:

“–Allah ve Rasûlü’nden râzıyız, yeter ki Allah ve Rasûlü de bizden râzı olsun!”

“–Unutmayın ki Allah ve Rasûlü de sizden râzıdır ey Yâsir ailesi!”

Evet... Allah ve Rasûlü’nün bizden râzı olması! Bu ne büyük bir lütuf, ne büyük bir ihsandır bu!

Allah ve Rasûlü bizden râzı olduktan sonra kim ne derse desin! Fakat boş lâfla olmuyor bu. Allah ve Rasûlü’nün bizden râzı olacağı o güzel amelleri işlemeyle oluyor. Güzelliklere yönelip güzel bir hayat yaşamanın da bir bedeli vardır. Bu imtihan dünyasında başımıza gelenlere sabretmek Allah ve Rasûlü’nün emridir.

Allah ve Rasûlü’nün bizden râzı olması! Sürekli tekrarlayıp aklımızdan bir an bile çıkarmamamız gereken kurtuluş reçetesi. Bunun bir de diğer boyutu var; bizim Allah ve Rasûlü’nden râzı olmamız! Yâsir ailesi ne güzel örnek bize. Bunca sıkıntı, çile ve işkence karşısında bile O’ndan râzı olmak!

Sadece konuşmak değil; okumak ya da yazmak değildi sadece. Bu bir îman işiydi. Îman ve amel... Sabır ve sebatı konuşmak başkaydı, sabır ve sebat ehli olmak başka!

Yâsir Ailesi, sabır ve sebat ailesi olarak en çarpıcı örnekliği ile duruyor karşımızda!

Böylesine dayanılmaz işkence ve eziyet çeken sadece Yâsir ailesi değildi tabiî. Allah ve Rasûlü’ne îman ederek müslüman olmakla şereflenen her inanan çekiyordu bunu. İşkence ve eziyetin şekli ve yeri değişiyordu sadece. Bu yüzden mü’minler her an tehlikedeydiler. Hem de en büyük tehlike. Hâin müşriklerin ne zaman, hangi köşe başında saldıracakları meçhuldü. Öyle bir-iki eziyet yapıp bırakmak da yoktu. Ellerine geçirdikleri yerde ısrar ve tehditlerle önce;

“Dîninden dön!” tehdidini savuruyorlardı. İstekleri reddolununca da ânında çılgına dönüyorlar ve işkencenin her çeşidine başvuruyorlardı...

Yine güneşin çok yakıcı olduğu bir gündü. Güneş sanki bütün Mekke’yi yakmak istiyordu. Toprağın üstündeki ve altındaki bitkiler kavrulmuştu. Çöl ve taşlık bölgeler, kızgın bir ekmek fırınını andırıyordu.

Yâsir ailesine yapmadık işkence bırakmayan Mahzumoğulları da güneşin kızgınlığı gibi kızgındılar. Çünkü haftalarca uğraştıkları hâlde bu ailenin dört ferdinden birini bile döndürememişlerdi. Yemen’den gelip Mekke’ye yerleşmiş olan bu yabancı garipleri bile döndüremezlerse, yerlileri nasıl döndüreceklerdi? İşte bunu hazmedemiyorlardı.

Allah ve Rasûlü’ne îman ile beraber yepyeni bir kişilik, kimlik ve kalıba bürünen Yâsir ailesi, öyle bir seviye almıştı ki, İslâm ailesinin nasıl olması gerektiğini ortaya koymuştu.

<!-- google_ad_section_end -->
 
Üst Alt