Efendimizin Sütanneye Verilmesi - Bölüm 2

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Ekrem

Yönetici-Admin
Yönetici
Süper Mod
Üyemiz
Mesajlar
9,150
Efendimizin Sütanneye Verilmesi Bölüm >2

BENÎ BEKİR KABİLESİ KADINLARININ MEKKE'YE GELİŞİ

Resûli Ekrem Efendimiz, Süveybe Hâtûn tarafından emziriliyordu.


O sırada, Sa'd Oğullan yurdunda o âna kadar pek az görülmüş şiddetli bir kuraklık hüküm sürüyordu. Kuraklığın netice verdiği kıtlık, kabîle halkını yoksul ve perişan bırakmıştı. Öyle ki, yiyecek bir şeyler bulmada bile zorluk çekiyorlardı. Develeri, koyunları zayıflamış ve sütleri kesilmişti.

Bu şiddetli kıtlık ve kuraklık yılında da Benî Bekir kadınları, emzirecek çocuk bulmak ve bu suretle bir nebze geçimlerini temin etmek maksadıyla Mekke'ye oldukça kalabalık bir kafile hâlinde geldiler.

Gelen kadınların biri müstesna hepsi, kendilerine münasip birer çocuk buldular. Garibtir ki, hiçbiri, yetim oluşundan dolayı Sevgili Peygamberimizi almaya yanaşmadı. Çünkü, pek fazla bir ücret ve yardıma kavuşmayacaklarını düşünüyorlardı!

Mekke'ye geç giren, sâdece bir kadın vardı. İffeti, temizliği, hilim ve hayası, yüksek ahlâk ve fazileti ile, kabilesi arasında tanınmış bir kadın. Kocasıyla nöbetleşe yaşlı ve zaîf merkeplerine bindiklerinden, kafileden geride kalmıştı. Mekke'ye girdiğinde, yeni doğmuş Kureyş çocukları, biri müstesna, diğerleri önde giden Bekr Oğulları kadınları tarafından kapışılmıştı. Ve o, Mutlak Kudret Sahibinin kader ve hikmetiyle, emzirmek üzere kimseyi bulamadı.

Kocası Haris de üzgündü. Arkadaşlarının hepsi varlıklı ailelerin çocuklarını aralarında paylaşmışlardı. Sâdece işin zahirî bir sebebi olan gecikmek yüzünden eli boş kalan, bir kendisi vardı.

Solgun ve üzgün bir çehre içine gömülü bu iffetli kadın, İlâhî Kader'in kendisi için çizmiş olduğu nezih programdan habersiz, Mekke sokaklarında münasip bir çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde çaresiz dolaşıyordu.

Bir ara, görünüşüyle etrafın hürmetini celbeden munis sîmalı yaşlı bir zâtla karşılaştı. Bu zât, Kâinatın Efendisinin dedesi Abdûlmuttâlib'ti. Sanki birbirlerinin derdine derman olmak için dolaşıp duruyormuşlar gibi bakıştılar. Sonra da konuşmaya başladılar:

Abdûlmuttâlib, "Sen neredensin?" diye sordu.

Kadın, "Benî Sa'd Kabîlesi kadınlarından..." cevabını verdi.

"Adın ne?"

"Halime!.."

Abdûlmuttâlib, "Ne güzel, ne güzel! Sa'd ve hilm, iki haslettir ki, dünyanın hayrı da, âhiretin izzet ve şerefi de bunlardadır." dedikten sonra derin bir iç çekti; arkasından da, Halime'ye, "Ey Halime!.. Yanımda yetim bir çocuk var. Onu, Sa'd Oğulları kadınlarına teklif ettim, kabul etmediler. Bari, gel, sen ona sütanneliği yap. Belki, onun yüzünden bahtiyarlığa, bolluk ve berekete erersin!" dedi.

Halime, beklenmedik bu teklif karşısında önce tereddüt geçirdi. Fakat, yurduna eli boş dönmek istemiyordu. Bunun için tereddüdünü yendi ve teklifi içinden kabul etti. Ancak, kocasına sormadan ve ondan izin almadan cevabını izhar etmek istemedi. Hemen kocasının yanına döndü. Olup bitenleri anlattıktan sonra, "Emzirecek çocuk bulamadım. Arkadaşlarım arasında eli boş dönmeyi de hoş görmüyorum. Vallahi, ben de gidip o yetimi(!) alacağım." dedi.

Kocası Haris, fikrine iştirak etti: "Almanda bir beis yok. Belki de Allah, onun yüzünden bize bereket ve hayır ihsan eder."56

Bunun üzerine, dönüp Abdûlmuttâlib'in yanına geldiler.

Sütanneye Verilmesi (M. 571)
Mekke'nin havası yeni doğan çocuklara ağır geldiği ve onların daha güzel dil öğrenmeleri için, civar yaylalardan gelen süt analarına verme âdeti vardı. Bu âdet üzere Mekke'ye yine bir çok kadın gelmiş hepsi birer çocuk almışlardı. Bunların içinde merkebinin çok kötürüm olması sebebi ile Halime bir çocuk alamamıştı. Kendisine Peygamberimiz Aleyhisselâm teklif edilince de, yetim olması sebebiyle pek kârlı bir iş olmaz diye düşünmüş, fakat sonradan aldığına çok sevinmişti. Çünkü O'nun gelmesiyle evinde malında bereket artmış, her şeylerine bolluk gelmişti. Hazreti Halime ve kocası ondaki üstün vasıfları sezerek bir şey olmaması için üzerinde titrie-mişlerdi.

Abdûlmattâlib, Halime'yi alıp Sevgili Peygamberimizin nurlandırdığı Hz. Âmine'nin mütevazi evine götürdü.

Halime, Efendimizin başucuna vardı.. Nur topu Efendimiz, yünden beyaz bir kumaşa sarılı, yeşil iplikten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyuyordu. Etraf misk gibi kokuyordu!

Halime, hayret içinde kaldı. Nur yüzlü Efendimize, ânında içi isınıverdi. Öylesine ki, uyandırmaya bile gönlü razı olmadı!

Artık, hüzün ve ızdırap bulutu Halime'yi terketmişti. Sevincinden uçacak gibiydi. Çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde kıvranıp dururken, birden böylesine güzel bir yavruyla karşı karşıya gelmek; ne büyük bahtiyarlıktı!

Hâlime, fazla dayanamadı. Kâinatın Efendisinin başucuna iyice yaklaştı. Yorganın ucunu hafiften kaldırdı. Pamuktan yumuşak, kar gibi beyaz, gül gibi kokan ellerinden, mübarek alınlarından sevgi ve bir anne şefkatiyle öptü.

On anda, Peygamber Efendimiz de gözlerini açtı ve Halime'nin busesine tatlı bir tebessümle cevap verdi. Anlaşmışlardı!

Biri, çocuk bulamamanın ızdırabıyla bitkin ve mahzun; diğeri, kadınlar tarafından reddedilen nur yetim! Kader, ikisinin de âlemini sevinçle doldurdu!

İlk Bereket
Artık, nur topu Efendimiz, gönlünü cezbettiği Halime'nin kucağındaydı.

Fakat, bu da ne? Günlerdir zorla süt bulan göğüsler, Efendimiz emmeye başlar başlamaz derhâl sütle doldu. Sanki, her bir meme bir süt çeşmesi kesilmişti birden...

Halime şaşırdı, kocası Haris hayretler içinde kaldı.

Sağ meme Kâinatın Efendisinin ağzında, sol meme artık ona süt kardeşi olan Halime'nin oğlu Abdullah'ın ağzında. Ve Kâinatın Efendisi, bundan böyle hep sağ memeyi emecektir!

Devenin Memeleri Sütle Doldu

Halime, nur yetimi kucağından bir an bile indirmeye razı değil. Hemen Abdûlmuttâlib ve Hz. Âmine ile vedalaşarak Mekke'den ayrıldılar.

Âmine'nin hüznüne gözyaşları da karıştı ve âdeta bir bulut olup nur yavrusunun peşinden koştu.

Gece, Haris ailesi, Mekke dışında rahat bir uyku çekti. Sabahleyin, Haris develeri sağmaya koştu. Elini attığı her meme bir süt çeşmesi oluvermişti. Hayretler içinde Halime'ye seslendi: "Ey Halime!.. Bil ki, sen, çok mübarek ve hayırlı bir çocuk aldın!"

Halime, kocasını tasdik etti: "Vallahi, ben de öyle olmasını ümit ediyorum!"
57

Mekke artık gerilerde kalmıştı.

Halime dişi merkebinin üstünde, kucağında ise Kâinatın Efendisi vardı. Merkep, o zaîf, güçsüz ve arkadaşlarından geride kalan merkebe de ne oluyor? Bu ne sür'ât, bu ne hızlı yürüyüş! Sanki, gelişinde bindikleri merkep bu değildi.

Kafiledeki bütün hayvanları geçip geride bırakınca, Halime'nin yol arkadaşları şaşırdılar ve hayretler içinde sordular: "Ey Ebû Zueyb'in kızı!.. Yazıklar olsun sana!.. Bizi neden beklemiyorsun? Yoksa, bindiğin merkep, gelirken beraberindeki merkep değil mi?

Merkep aynı merkepti; bir farkla, şimdi üzerinde biri vardı: Kâinatın Efendisi. Onu taşımanın şerefi, o zaîf, nahif hayvanı da coşturmuştu!

Halime, arkadaşlarına cevap verdi: "Hayır, vallahi, merkep aynı merkep. Hattâ, ben onu sürmüyorum bile; kendi kendine böyle sür'âtli gidiyor. Bunda bir gariblik var!"58

Ne yazık ki, henüz kafıledekilerin hiçbiri, bu farklılığın nereden ve niçin geldiğini bulabilme basiretine sahip değildi.

Evet, bütün bu olup bitenler, nur yüzlü yavrunun, istikbâli bütün haşmetiyle kucaklayacağına birer açık işaretlerdi!
Bölüm >1
53 ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 108; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 42.
54 ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 108.
55 İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 108.
56 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 171172; ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 110111.
57 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 172; İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 111; Taberî, Tarih, c. 2, s. 127.
58 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 173; Taberî, Tarih, c. 2, s. 127.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst Alt