Ankara’nın türbeleri

ceylannur

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
3,886
ANKARA’NIN TÜRBELERİ


Fatma Bacı Türbesi
Eskişehir Yolu Temelli bölgesindeki Bacı Köyü’nde bulunan Fatma Bacı Türbesi, Yunus Emre tarafından yaklaşık 700 yıl önce yaptırılmış

Bölgede islam dinini yaymak için dergah kurmuştur. Bu dergahtaki öğrencilerden biride YUNUS EMRE'dir.Yunus Emrenin de bu köyde yaşadığı bilinmektedir.Ancak Yunus EMRE TABDUK EMRE’nin dergahında arkadaşlarıyla okurken kaçmaya karar vermişler ve kaçmışlar.Ancak YUNUS EMRE pişman olmuş ve geri dönmüş.Tabduk EMRE’nin eşi olan EZME hanıma YUNUS EMRE Hocama ben kendimi nasıl affettiririm demiş.Ezme hanım da TABDUK EMRE sabah namazına kalkar.O zaman kapının eşiğine yat. Bu kim diye sorar.Ben de Yunus derim demiş.Hangi Yunus derse arkana bakmadan çek git demiş.Bizim yunus mu derse kalk elini öp bil ki hocan seni affetmiştir der ve olay gerçekleşir. TABDUK EMRE Ezme hanıma burada burada yatan kim diye sorar.O da yunus der. TABDUK EMRE de bizim yunus mu der. YUNUS EMRE de hocam der elini öper ve affolur.Ancak YUNUS EMRE yle TABDUK EMRE nin kızı olan Fatma evlilik yapacaklarmış.Köy halkı tarafından dedikodu çıkarılmış. YUNUS EMRE de sen benim bacım ve sultanımsın demiş.onun için köyün adı BACI köyü olarak kalmıştır.Fatma bacı hiç evlilik yapmamıştır.fatma bacının vefatından sonra da türbeyi de YUNUS EMRE yaptırmıştır.TABDUK EMRE nin kabrinin Bacı köyü mezarlığında bulunmakta ve yeri tam olarak bilinmemektedir.

Güdül Samut Bali Türbesi
Kavaközü Köyü, Mezarlık mevkiinde bulunan türbe, 8,5 x 5,92 metre ölçülerinde, dikdörtgen planlı, üzeri çinko levha ile örtülü, kırma çatılı ve çıtalarla bölünmüş ahşap tavanlı bir yapıdır. Güney cephesinde basit ahşap bir giriş kapısı vardır. Kapı yanında küçük bir pencere bulunur. Türbeye taş bir merdivenle girilir. Türbe içinde dört mezar bulunur. Mezarlardan baştan ikincisinin altında 40 cm. eninde, 100 cm. derinliğinde "cevherlik" olarak nitelendirilen ve içinden toprak alınarak şifa niyetine kullanılan bir hücre bulunur. Başta bulunan mezarın baş taşında balık sırtı motiflerine, tavan çıtaları üzerinde ise üç adet eski yazıya rastlanır. Burada Samut Bali Hazretleri'nin Hazreti Ömer soyundan geldiği yazılmıştır. 1530 tarihli Tahrir Defterinde, Ayaş vakıfları arasında Samut Bali Zaviyesinin Çimder Köyündeki iki çiftlik yerden 300 akçe hasılatı olduğu şeklinde bir kayıt bulunmaktadır.
Samut Bali Zaviyesi'nin zaviyedarlığı ile ilgili H. 1 146 (1733) tarihli bir beratta, Samut Bali'nin XVIII. yüzyıldan önce yaşadığı anlaşılmaktadır.

İsmail Fazıl Paşa Türbesi (Muvakkithane)
Hacı Bayram Türbesinin güneyinde, sekizgen planlı, kubbeli bir yapı vardır. Duvarları bir sıra kesme taş, üç sıra tuğladan oluşan bir örgü sistemi ile örülmüştür. Taşların arasına ara ara dikey tuğlalar konulmuştur. Kubbesi kurşun kaplıdır. Sekizgen gövdeli yapının batıya bakan kapısı üstte sivri kemere ve bunun içinde basık kemerli girişe sahiptir. Kapı kemerinde renkli taş, sövelerde tek parça taş kullanılmıştır. Kapının iki yanında, batı ve kuzey taraftaki üç cephedeki dikdörtgen pencerelerin dikdört*gen söve ve lentoları olup, üstündeki sağır sivri kemerlerin ayna*ları boştur. Pencereler demir parmaklıklıdır. Batı ve iki yanındaki cepheler hariç türbenin beş cephesinde tuğladan sivri kemerli pencereler olup içi alçı şebekelidir. Yapının içinde mezar yoktur. Yapının içinde güneyde dikdörtgen bir mihrabiye olup üstü sivri kemerlidir. Mihrabiyenin solunda dikdörtgen bir niş vardır.

Kitabesi olmayan yapı, mimari üslubuna göre XVIII. yüzyıla tarihlenmektedir. Şimdiye kadar İsmail Fazıl Paşa Türbesi diye bilinen bu yapının son yıllarda, külliyenin muvakkıthanesi olduğuna dair bir görüş ileri sürülmüştür. İsmail Fazıl Paşanın XX. yüzyılda vefat eden bir kişi olmasına karşılık yapının, XVIII. yüzyıla tarihlenmiş olması burasının önceleri muvakkithane olarak kullanıldığı, bu fonksiyonunu yitirince de türbe yapılmak istendiği anlaşılmaktadır. Zaten buraya ismini veren ve 1921 yılında vefat eden İsmail Fazıl Paşanın cenazesinin İstanbul'a götürülerek defnedildiği bilinmektedir.

Azîmî Türbesi

Cenabi Ahmed Paşa'nın türbesi ile camisi arasında kalan türbe, kare planlı, çatılı bir yapıdır. Cenabî Ahmed Paşa Türbesi gibi Azîmî Türbesi de bir set üzerinde yer alır. Türbe gövdesi doğuda tamamen tuğla, diğer üç yönde dört sıra tuğladan oluşan bir hatıl ve bir sıra kesme taş, sıra ile kullanılarak örülmüş duvarları vardır. Duvarlarda ahşap hatıllar yer almıştır. Türbenin dört köşesi pahlanmıştır. Gövdenin üst kısmı tamamen tuğladan olup, pahlanan köşelerinin üstü kirpi saçakla kareye tamamlanmıştır. Türbenin sade kapısı doğuya açılır. Güneyde bir, batıda iki dikdörtgen penceresi vardır. Kuzey cephesi sağırdır. Pencereler ve kapının üstü, sivri, sağır kemerlerle hareketlendirilmiştir. Pencereler taş söve ve lentoludur. Türbenin çatısı alaturka kiremitle kaplıdır. Türbenin halen metal olan kapısından girildiğinde, ortada sade bir mezar görürüz. Türbenin içi sıvalıdır. Ahşap tavanı sadedir. Güney duvarında sade bir mihrabiye vardır. Duvarların üstünü dolaşan kırmızı bir tahtaya beyaz bir boya ile kelime-i tevhid ve ayetler yazılmıştır.
Türbedeki mezar taşı kitabesine göre 14 yıl haç emirliği yapan, Azîmî zade İsmail Paşa oğlu Esad'ın idam edilerek buraya gömüldüğünü öğreniyoruz.Aslen Konyalı olan Azîmî zade Esad Paşa, Şam Valisi iken 1757 yılında Ankara'da idam edilmiştir.
Azîmî Türbesi


Tiritzade Türbesi
Türbe, Aslanhane Mahallesi, Aslanhane ve Filiz Sokak kavşağındadır.

Tamamen yıkılan tekkenin türbe kısmı, aynı yere beto*narme olarak yeniden yapılmış, önündeki mescid kısmının arsası kalmıştır. Türbe dıştan çatılı, içten kubbeli bir yapıdır. Duvarları yeşile boyanmış yapı içinde iki adet sanduka olup, biri Şeyh Hüseyin Efendiye aittir. Türbe sürekli olarak ziyarete açık tutulmaktadır.

Cenabî Ahmed Paşa Türbesi
Caminin kuzeyinde bir set üzerinde yer alan türbe, sekizgen gövdeli, kubbeli bir yapıdır. Türbenin çevresinde Mevlevilere ait hamuşan da denen hazire vardır. Hazirenin devamındaki parkın tamamı mezarlık idi. Haziredeki mezar taşlarının çoğu sade ve yazısızdır. Ulucanlar Caddesinden cami avlusuna girilirken, tür*benin yanından basamaklarla cami seviyesine inilir.
Türbe, beyaz düzgün kesme taşla yapılmıştır. Kemer örgüle*rinde kırmızı ve beyaz taşlar birlikte kullanılmıştır. Gövdenin son sırası ve penceresi de kırmızı taştır. Kubbesi kurşunla kaplıdır.
Alçak bir kaide üzerinde sekizgen bir kütle olarak yükselen türbenin her cephesini sınırlayan düz silmeler, bu görünüşü öne çıkarmaktadır. Türbenin kuzeydeki giriş cephesinin altında taç kapısı, üstünde sivri kemerli bir pencere vardır. Kuzey cephenin diğer cephelerden farkı, iki köşede yuvarlak birer sütuncenin yükselmesidir.

Türbenin taç kapı şeklindeki kapısına dört basamaklı bir mer*divenle ulaşılır. Dıştan geniş ve sade bir silmeyle sınırlanan taç kapının sivri kaş kemerli nişi içinde basık kemerli giriş kapısı yer alır. Kapının eşik ve söveleri tek pencere taşla yapılmıştır. Kapı kemeri üstündeki kitabelik boş bırakılmıştır. Üstte 1228 /1813 tarihi yazılıdır. Taç kapının üstünde sivri kemerli alçı pencere, diğer cephelerde de yer almaktadır. Güney cephede alt pencere yoktur. Birbirinin aynısı olan alt cephede söve ve lentoları üstün*deki sivri kemerin demir parmaklıklı dikdörtgen pencerelerin kırmızı taştan aynalığı sadedir.
Türbenin içi beyaz badanalıdır. Kubbeye geçişte mukar*naslı bir süsleme kullanılmıştır. Kubbenin ortasında bir mührü Süleyman vardır. Alt pencerelerin üstünde alçı ile yapılmış kemer alınlığı ve güneyde Bursa kemerli bir mihrabiye görülür. Pencere üstlerine içi siyah ve kırmızı kalemle yapılan ince kıvrık dal motifleri ve yazı; mihrabiyede ise siyah kalemle rûmi motif*ler işlenmiştir. Türbenin üst pencerelerinden, güneydeki ve iki yanındakiler renkli cam işçiliğine sahip olup diğerleri sadedir.

İçerde bulunan tek mezarın kare gövdeli, serpûşlu mezar taşı üzerindeki yazılarda herhangi bir isim okunamamıştır. Türbede Cenabî Ahmed Paşa yatmaktadır. Türbenin kapısındaki 1228 / 1813 tarihi, onarıma ait olmalıdır.

Kaliteli bir işçiliğin eseri olan klasik Osmanlı üslubundaki türbenin, herhangi bir kayıt olmamasına rağmen, cami ile aynı anlayışı taşıması sebebi ile Mimar Sinan mektebinin bir ürünü*dür denebilir. Çünkü cami ile türbenin birbirlerine göre konumu bile bir ustalığın eseridir. Türbe, camiden yüksekçe ve ondan nispeten uzak bir yere yapılmak suretiyle, caminin gölgesinde ezdirilmemiştir. Türbeyi, Cenabî Ahmed Paşa'nın ölüm yılı olan 1565-6 yılına tarihlemek mümkündür.
Cenabî Ahmed Paşa Türbesi


Kalecik Kazancı Baba Türbesi
Türbe, Kalecik Kalesi altında, meyilli bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Kübik bir gövde üzerinde çokgen kasnaklı ve pirami*dal külahlı bir yapıdır. Yapımında kesme taş ve tuğla kullanılmıştır. Önüne sonradan düz damlı küçük bir mekan eklenmiştir. Gövdesi beton kaplı türbenin taş ve tuğla ile örülmüş kasnağının bazı kısımları da betonla sıvanmıştır. Kirpi saçakla biten yüksek kasnak*tan sonra türbenin üzeri kiremit kaplı bir çatı örtülmüştür. Kubbe kasnağındaki pencerelerle türbe aydınlanmaktadır. Türbenin dik*dörtgen kapısı iki adet ahşap kanada sahiptir. Geometrik motifler işlenmiş kanatlar kısmen bozulmuştur. Pandantif geçişli bir kub*beyle örtülü iç mekanda bir sanduka bulunmaktadır.Türbenin yapım tarihi bilinmemektedir. Mimari üslubuna göre XV-XVI. yüzyıllarda yapılmış olmalıdır.

Beypazarı Türbeleri

Beypazarı Karadavut Türbesi
Türbe, Beypazarı'na 8 kilometre uzaklıkta, Kuyumcutekke Köyü'nde bulunmaktadır. Kareye yakın dikdörtgen planlı olup, tek ve yüksek kubbelidir. Kubbe dört kemer ve altıgen bir kas*nak üzerine oturmaktadır. Türbenin dört köşesinde mukarnas süslemeler vardır. Doğu yönünde bir kapısı olup, duvarlarda üç, kubbede dört pencere vardır. Türbenin kuzey yönünde camiye geçen küçük bir kapı vardır. Türbe içinde üç büyük sanduka, altı çocuk mezarı bulunmaktadır. Duvarların iç yüzü sıvanarak üzeri boyanmıştır. Kubbe ahşap dikmeler üzerine oturan saç çatı ile korunmaya alınmıştır. Türbenin giriş kapısının dış duvar üzerinde yer alan kitabesinde, eski Türkçe ile 1453 tarihi okunmaktadır

Beypazarı Karacaahmet Türbesi
Rüstem Paşa Mahallesi, Merdivendede Sokak No.12'de bulunan, Osmanlı dönemi yapısı olan türbenin dış duvarları, moloz taşlarla yapılmıştır. Türbeye yuvarlak kemerli bir ahşap kapıyla girilir. Giriş mekanı kare planlı olup ahşap tavanla örtülüdür. Türbe içinde iki lahit vardır. Ana mekan kare planlı olup, üstü tromplarla geçilen bir kubbeyle örtülüdür. Güney cephede demir parmaklıklı iki dikdörtgen pencere yer alır. Yapının üstü kiremitli çatıyla örtülüdür.


Beypazarı Yediler Türbesi
Beypazarı'nın dışında, İnözü Vadisi yol kenarında bulunan türbe, kare planlı, kubbeli bir yapı olup, üstü dışta bir çatı ile örtülmüştür. Yapımında kesme taş ve moloz taş kullanılan yapının üstündeki çatı, Marsilya kiremidi kaplanmıştır. Duvarların köşelerinde kesme taş şaşırtmalı olarak kullanılmış, moloz taşlarla örülmüş yan duvarlar ve içi sıvayla kaplanmıştır. Güney ve doğu cephelerde bulunan kemerli dikdörtgen iki pencere dıştan demir parmaklıklıdır.

Beypazarı Kaygusuz Abdal Türbesi:
Türbe, Beypazarı'na 18 kilometre uzaklıkta Kabaca Köyü'nde, Kabaca Köyü Mezarlığı içinde bulunmaktadır. Kare planlı, tek kubbeli taş binaya giriş, kuzey duvarına bitişik sonradan yapılan iç içe iki odacıktan sağlanmaktadır. Türbe kare planlı olup, 8,30 x 8,30 metre boyutunda, 2,10 metre yüksekliğindedir. Kubbenin yükü kemerler vasıtasıyla köşelere aktarılmış ve bu suretle kubbe altındaki orta mekanın dört yönünde dört niş elde edilmiş ve orta mekana genişlik sağlanmıştır. Batıda bir adet, güneyde iki adet pencere bulunmaktadır. Türbede iki adedi çift, yedisi tek olmak üzere on bir adet taş sanduka vardır. Türbenin ve girişin çatısı saç örtülüdür. Türbedeki sandukaların Mısır Şahının oğlu Kaygusuz Abdal ve yakınlarına ait olduğu rivayet edilmektedir. Türbe, yöre halkı tarafından adak yeri ve kurban kesmek için ziyaret edilmektedir.

Hüseyin Gazi Türbesi ve Zaviyesi
Karapürçek Köyünün batısında, Hüseyingazi dağında iki tepe arasındaki dar bir düzlüğe yerleştirilmiş olan Hüseyin Gazi Türbesi, sekizgen planlı, moloz taşlarla yapılmış kubbeli bir yapıdır. Türbeye kuzeyindeki dikdörtgen planlı ön mekandan girilmektedir. Halen bu kısmın üzeri beton bir çatı ile örtülüdür. Türbe kapısı basık kemerlidir. Kapının sağında dilimli kemeri olan bir niş vardır. Ön mekan iki cepheyi kapatmaktadır. Dış cephelerden güney ve kuzey doğu kapalı, diğerleri dikdörtgen pencerelidir.
Pencerelerin üstü sivri kemerli olup, kemer aynaları tuğla dolguludur. Halen Türbenin kubbesi dışta beton kaplıdır. Dış örtünün yalın bir kubbe mi, yoksa piramidal bir külâh mı olduğu bilinmemektedir. Türbenin içinde her cephedeki kemerlerle sekizgenden kubbeye geçilmiştir. Güneyde basit bir mihrabiye vardır. Ortada doğu-batı yönünde uzun bir mezar vardır. Türbenin zemini betondur. Tekkenin kırık kitabesinin iki parçası mevcuttur.
Kitabe:
Ammera Es Sultan Mehmed fı sene seman ve sittin ve semanimie

Bu kırık kitabeye göre türbe, 863 /1463 yılında (Fatih) Sultan Mehmed tarafından yaptırılır.
Hüseyin Gazi Türbesi ve Zaviyesi


Çamlıdere Şeyh Ali Semerkandi Türbesi
Türbe, aşıklar ziyaretgâhında, kare planlı, çatılı, kagir bir yapıdır. Duvarların köşelerinde, giriş kapısı ve üzerinde yer alan üçgen alınlığı, pencere kemer taşları, söveleri ve dikmeleri kesme taş kullanılarak inşa edilmiş olup, aralarda moloz taş kullanılmıştır. Üstünü örten geniş saçaklı çatısı Marsilya kiremidi kaplıdır. Giriş cephesinin ortasında çift kanatlı demir kapısının iki yanında kesme taştan kemerli, demir şebekeli birer penceresi bulunmaktadır. İçi sıva ile kaplanmıştır. İçteki ahşap tavanın ortasındaki sekizgen göbekten dört yana uzanan çıtalarla sekizgen oluşturmakta, köşelerdeki boşluklarda üçgenler bulunmaktadır.

Yapı 1973'te yenilenircesine onarılmıştır. Türbenin önceki hali bilinmemektedir. Giriş cephesinin soluna betonarme mescid ilave edilmiştir. Çatı onarılmış ve Marsilya tipi kiremitle yenilenmiştir.
Çamlıdere Şeyh Ali Semerkandi Türbesi


Hıdırlık Türbesi
Altındağın tepesinde Hıdırlık mevkiinde bulunan türbe kare planlı, kubbeli bir yapı olup, sivri kubbesi yüksek bir kasnağa oturuyordu. Duvarlarında moloz taş, kubbesinde tuğla kullanıldığı görülmektedir.
Timurlenk Kulesi diye de anılan bu yapının, ünlü Arap şairi İmr'ul Kays'a ait olduğu ileri sürülmektedir Burada bir de mescid olduğuna dair bir vakıf kaydı bulunmaktadır.

Çeşitli kaynaklarda Hıdrellez kutlamalarının yapıldığı bir yer olan Hıdırlık mevkiinde, bir zaviye olduğuna dair kayıtlar vardır. 1530 tarihli tahrir defterinde "Vakf-ı Zâviye-i Hızır İlyaslık der- Ankara an icâre-i bostan çayırı, an-icâre-i zemîn-i adil an-icâre-i bostan-ı batta yeri yekün 4900". şeklindeki kayıttan, Hıdırlık Zaviyesinin çeşitli arazilerin kirasından 4900 akçe yıllık geliri olduğu anlaşılmaktadır. Evliya Çelebi, Hızır Hazretleri ziyaret- gâhı diye tanıtarak, halkın gezinti yeri ve yüksek kubbeli bir yapı olduğunu söylemiştir. Türbenin Timurlenk ismiyle anılması sebebiyle, onun tarafından veya onun adına yaptırılmış olması mümkündür. Türbeye ait bugün hiç bir iz kalmamıştır. Yeri ve çevresi gecekondularla çevrilmiş, PTT'nin bir de tesisi yapılmıştır.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

Turab

Teknik Ekip
Yönetici
Admin
Mesajlar
6,664
Çubuk Kalender Veli Türbesi
Sele Köyü kenarında yer alan türbe, sekizgen gövdeli külahlı, kagir bir yapıdır. Türbe ve kuzeyine bitişik eklentinin yapımında kaba yonu taşı kullanılmıştır. Dikdörtgen planlı eklenti ile türbe*nin üzeri Marsilya kiremidi kaplanmıştır. Sekizgen pirizmal göv*deli olup, üzeri kubbe ile örtülüdür. Kesme taş ve devşirme mal*zeme ile yapılan türbeye giriş, kuzey cephede yer alan sivri kemer alınlıklıdır. Kubbeye geçiş basit bir üçgen kuşağı ile sağlanmıştır. Türbe dıştan topuz çatı, sundurma bölümü ise kırma çatılıdır.
Çubuk Kalender Veli Türbesi


Nakşibendi Dergahı
Samanpazarı'nda, şimdiki Altındağ Belediye Sarayı'nın olduğu yerde bulunan Nakşibendî dergâhı, dervişi en bol olan tarikat idi. Dergahın camisi, mezarlığı ve sonradan ilkokula çevrilmiş mektebi vardı. Atatürk'ün Ankara'ya ilk gelişinde karşılayanlar arasında Nakşibendiler de görülmektedir. Bu sırada şeyhleri Topçu Şeyhî Efendi'dir.

Tekke ve zaviyelerin 1926 yılında kaldırılması ile burası da kapatılmıştır. Ahi Şerafeddin Türbesinde kapının solunda serbest olarak duran bir mezar taşı, 1890 yılında vefat eden Nakşibendi Şeyhi, Buharalı Pir zade Hacı Seyyid Ahmed Efendiye aittir. Ayrıca tekkeden ayrı Nakşibendi Türbesi diye tanınan bir türbenin, Nakşibendi Mahallesi, Çimentepe Sokakta olduğunu Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde bulunan Ankara Hayrat Defterinin 36. sırasındaki kayıtlardan öğreniyoruz.

Taceddin Dergâhı
İstiklâl Marşı'nın yazıldığı mekân

"Taceddin Dergâhı'nın inşa tarihini Kanuni (1520-1566) dönemine kadar götürenler varsa da, genel kanaat, Taceddin Sultan'ın XVII. yüzyılda Bursa'dan Ankara'ya geldiği ve gerekli yapılaşmanın tamamlanmasından sonra, Bayramiye tasavvuf okulunun bir şubesi olan ve Aziz Mahmud Hüdaî ile şöhret bulan Celvetiyye tarikatı usulüne göre, irşad ile meşgul olduğu yönündedir.

Bugün ilk tesis edilen külliyeden geriye, Taceddin Camii, aynı çatı altında camiin batısında yer alan ve içerisinde Taceddin İbrahim ve oğlu Mustafa Efendi'nin metfun bulunduğu türbe, Taceddin Dergâhı, çeşme ve caminin güney cephesinde, etrafı duvarlarla çevrili hazire (mezarlık) kalmıştır.

Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nda bulunan Yeni Şahsiyet Defteri kayıtlarına göre, 9 Zilhicce 1270/1853 tarihinde Şeyh olan Mehmet Galip Efendi'nin vefatı üzerine, büyük oğlu Mustafa Taceddin'in 3 Cemaziyelevvel 1317/1899 tarihinde Şeyh olarak atandığı anlaşılmaktadır (VGMA, Yeni Şahsiyet Def. 224/4014; Tafsil, 897).

Gurre-i Safer 1253/1837'de imamet görevine getirilen Hafız İbrahim Halife İbni Abdullah'ın ölümü üzerine, aynı göreve oğlu Mehmet Emin getirilmiştir. Mehmet Emin'in Mustafa ve Süleyman adında iki erkek çocuk bırakarak vefatı üzerine, imamet görevine Mustafa'nın isteksiz, Süleyman'ın da yetersiz bulunması sebebiyle 13 Zilkade 1309/1891'de Hafız Ali Efendi bin Ahmed455 tayin edilmiştir. Eskiden imamet ve hitabet ayrı görevlerdi. Hafız Ali Efendi 27 Cemaziyelevvel 1338/1919 tarihinde hitabet görevine de getirilmiştir. Ayrıca bu Şahsiyet Defterinde, İmam Tevfik Efendi'nin 20 Şubat 1929 tarihinde Hatipliğe tayin edildiği kayıtlıdır.

Bu durumda, Taceddin Dergâhı'nın son Şeyhi Mustafa Taceddin Efendi'dir. İmamet ve hitabet ciheti 1338/1919'a kadar Hafız Ali Efendi'nin uhdesindedir. Bu görev, 1929 yılında oğlu Tevfik Efendi'ye intikal etmiştir. Tevfik Efendi'nin hitabet cihetinden önce, imamlık görevine getirilip getirilmediği, getirildi ise hangi tarihte tayin edildiği konusu açık değildir. Ancak 1338/1919 tarihinde Hatiplik görevine getirilen babası Hafız Ali Efendi'nin bPVVI vefat tarihi, en azından mezkur tarihten daha sonra olacağına BU l| göre, imamet görevi uhdesinde kalmak kaydıyla bu tevcihin yapıldığını varsayarsak, Tevfik Efendi'nin daha önceki bir tarihte imamet vazifesine tevcihi biraz zor görülmektedir. Diğer taraftan böyle bir atama yapılmış olsaydı, Vakıflar Arşivi'ndeki söz konusu defterde kaydının bulunması gerekirdi.

Orhan Karaveli'nin Dedesi Tevfik Efendi ve Tevfik Efendi'nin büyük kızı olan annesi Raife Hanım'ın ağzından aktardığı şifahî bilgiler ile Devletin resmi kayıtları, birbirini tutmamaktadır. Şifahî bilgilerle resmi kayıtların birbirini tutmamasının yanında, yağlı güreşte kispet giyecek seviyeye kadar yükselen ve İstanbul Boğazını yüzerek geçecek kadar güçlü kuvvetli bir sporcu olan Mehmet Akif'ten "narin yapılı"(s.83) olarak bahsedilmesi, Akif'in, oğlu Emin ile birlikte Ankara'ya geldiği herkesçe bilindiği halde, anlatımda Emin'den hiç söz edilmemesi, Orhan Karaveli'nin "Bir Ankara Ailesinin Öyküsü" (Haziran 1999) adlı kitapta, M.Akif Ersoy ve İstiklâl Marşı'nın yazılmasıyla alakalı verdiği bilgileri, şüpheli hale getirmektedir. M. Akif'in karşılanmasında olduğu gibi, Ankara'da ikamet ettiği yerler ve İstiklâl Marşı'nın yazıldığı mekân için söylediği hususlar da tahkike muhtaçtır.

Kitapta anlatıldığına göre, M. Akif, Tevfik Efendi tarafından karşılanmış ve birkaç gün evinde misafir edilmiştir. Dahasonra Akif, kendi isteği ile Tevfik Efendi'nin kullanmadığı cami müştemilatından imam evine geçmiş ve İstiklâl Marşı'nı bu evde yazmıştır (s.84-88). Diğerleri gibi bu bilgiler de gerçeği yansıtmamaktadır.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin 677 (30.11.1341/1925) Sayılı Kanun ve o dönemin teamülüne göre, daha önceden yürürlüğe konulan "Tekke, Zaviye ve Türbelerin Seddi Hakkındaki 2 Eylül 1341 Tarihli Hey'et-i Vekile Kararının Suveri Tatbikiyesini Mübeyyin Talimat" hükümleri; "Tekke ve zaviyelerden cami ve mescid olarak kullanılanların aynı amaçlarla kullanılmalarına devam edilmesini, mektep ittihazına elverişli olanlar varsa bunların da mezkur hey'etlerce tefrik edilerek idare-i hususiyelere (Özel idareler) devredilmesini"(md.2,3) öngörmektedir. Bu mevzuat hükümleri uyarınca birçok benzerleri gibi, Taceddin Dergâhı da o tarihlerde "avlulu ahşap mektep"olarak Ankara Vilâyeti İdare-i Hususiyesi (Özel İdare Müdürlüğü) adına devredilmiştir.
Çeşitli sebeplerle Hazine, belediyeler ve hususi idarelerin mülkiyetine geçen tarihî vakıf taşınmazların yeniden vakıflara iadesini öngören 7044 (10.09.1957) sayılı Kanun ve bu Kanunun uygulama şeklini gösteren Tüzük (19.12.1963) hükümleri uyarınca, tapunun 62 pafta, 275 ada, 25 parselinde kayıtlı 485 m2 bir saha üzerinde bulunan Taceddin Dergâhı'nın tapusu, 11.11.1986 tarihinde tekrar Vakıflar Genel Müdürlüğü adına alınmıştır. Dergâh'ın haricinde kalan taşınmazların (camii, hazire) mülkiyeti ise, "Taceddinzâde Mustafa Efendi Vakfı" adına kayıtlıdır. Tamamının yönetimi, diğer mazbut vakıflar gibi, Vakıflar Genel Müdürlüğüne aittir.

Resmi kayıtlara dayalı olarak verilen bu bilgiler, en ufak bir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde M. Akif Ersoy'un 24 Nisan 1920'de Ankara'ya geldiği andan itibaren Taceddin Dergâhi'nda kaldığını ve 17 Şubat 1921'de İstiklâl Marşı'nı bu mekânda yazdığını; iddia edildiği gibi cami bahçesinde Dergâh'tan başka herhangi bir yapı, küçük veya büyük bir ev bulunmadığını (s. 88) açık bir şekilde göstermektedir.

Mehmet Akif Ersoy tarafından Dergâh'ta yazılan şiir, TBMM tarafından 12 Mart 1921'de İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde M.Akif'in ailesi Kastamonu'da bulunuyordu. İstiklâl Marşı'nın kabulünden sonra M. Akif, Aslanhane Camii civarında Çakallı Hocanın evini kiralayarak Mayıs 1921'de çocuklarını Ankara'ya getirtecektir. Ordunun Sakarya gerisine çekilmesi üzerine, İstanbul'dan gelirken yaptığı gibi, "benim şehit olduğum yerde oğlum da ölsün" diyerek Emin'i yanında bırakacak ve diğer aile bireylerini aynı yılın Temmuz ayında Kayseri'ye gönderecektir. Yunan tehlikesinin geçmesi üzerine, birlikte gittikleri Trabzon Milletvekili Ali Şükrü'nün ailesi ile beraber M.Akif'in çocukları da Ankara'ya dönecektir. Bu defa da Akif, ailesini oturtmak için Taceddin Şeyhi'nin evini kiralamıştır. Mayıs 1923'te İstanbul'a dönünceye kadar ailecek bu evde oturdukları anlaşılmaktadır.

Belirtilen tarihlerin gösterdiği gibi, Ankara'da ailecek oturulan her iki ev de, İstiklâl Marşı'nın kabulünden sonra kiralanmıştır.

Taceddin Dergâhı dahil, külliyenin tamamı Hacettepe Üniversitesi merkez kampusu içerisinde bulunmaktadır. 1986'da mülkiyet bütünleşmesinin sağlanmasından sonra, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından esaslı bir şekilde onarılmıştır. Bu onarım sırasında, cami ve türbedeki eklentiler kaldırılmış, Dergâh âdeta yenilenmiştir.

Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması için bir milletin ayağa kaldırılmasında manevî bir merkez olarak simgeleşen ve İstiklâl Marşı'nın aynı çatı altında yazılması sebebiyle tarihteki müstesna yerini alan Taceddin Dergâhı; her türlü bakımının üstlenilmesi, güvenliğinin sağlanması, çevre düzeninin yapılması, M.Akif Ersoy'a ait eşyaların toplanarak müze halinde düzenlenmesi şartlarıyla Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü'ne 16.07.1987 tarihinde 5 yıl süre ile tahsis edilmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır İşleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı'nda bulunan tahsis dosyasının tetkikinden, tahsis süresi bittikçe, karşılıklı mutabakatla yeniden uzatıldığı anlaşılmaktadır."

Taceddin Dergâhı iki katlı, ahşap karkas çatılı küçük bir yapıdır. Basık bir giriş katı ve normal bir kattan oluşur. Giriş katı servis, üst kat oturmaya mahsustur. İçi ve dışı beyaz sıvayla kaplı yapının çatısı, alaturka kiremitle kaplıdır.

Doğudan girilen bir ana kapı ve kuzeydeki bir servis kapısına sahip yapının altında bir hol ve üç adet dikdörtgen mekan yer alır. Üst katta iki adet dolap ve batıdakinde de bir ocak vardır.

Yapının kuzeyi kapalı, cami ve türbe tarafları bol pencerelidir. Yapı ahşap kafesli pencereleri, kireç sıvalı duvarları ile sivil mimarinin şirin yapılarından biri gibi gözükmektedir.

Ahî Halife Zaviyesi
Karacadağ'a (Haymana-Kulu arası) tâbi Gümüşili Mezraasında Sultan Bayezid Han alimlerinden Fahru's-sulehâ (alimlerin övün*cü) diye nitelenen Ahî Halife, cami ve çilehâneler yaptırarak bir yandan halkı irşat ederken, bir yandan da zaviyeye ait topraklarda kendi dervişleriyle tarım yaparak geçimini sağlamıştır. Bu arazi*lere kimsenin ilişmemesi konusunda padişah tarafından nişânı hümâyûn verildiği, tahrir defterine kaydolunmuştur. Burası için vakfedilen Gümüşili Mezrasının 1530 yılındaki geliri 580 akçedir. Zaviyenin yeri ve yapısı hakkında herhangi bir bilgimiz yoktur.

Ebu İshak Zaviyesi-Şeyh Mehmed Türbesi
Ulucanlar'dan İki Şerefeli Camiye çıkan Mermerli Sokak girişinde bulunan bu zaviye, Halvetilere ait idi.448 Son devirlere kadar yaşayan zaviyeden günümüze, kerpiç bir türbe kalıntısı gelmiştir.
İçinde dört adet mezar bulunan türbedeki mezarların biri, zaviyeyi kuran Alemdar adı ile yad edilen Seyyid Ahmed oğlu Seyyid Ali'ye ait olmalıdır.

Ebu İshak Zaviyesinin zaviyedarlığı için 1189/1775, 1206/1792 ve 1305/1888 tarihli beratlar ile bu zaviyenin vakfının, Vakıflar Genel Müdürlüğünce zapt edilmesi hakkındaki Vakıflar Meclisinin 20.6.1936 gün ve 346 sayılı kararı mevcuttur. Söz konusu kararda zaviyenin, Alemdar adı ile yad edilen Seyyid Ahmed oğlu Seyyid Ali tarafından kurulduğu yazılıdır.450 Zaviyenin ismi 1530 tarihli tahrir defterinde yer aldığına göre, XVI. yüzyıldan önce yapılmış olmalıdır.

Şeyh İzzeddin Zaviyesi ve Türbesi
İzzeddin Mahallesi, Yay Sokakta bulunan bu zaviye Şeyh İzzeddin tarafından, biraz yakınındaki cami*si ile birlikte yaptırılmıştır. Mimari şekli hakkında fazla bilgimiz olmayan zaviyenin binası yıkılmış, Cumhuriyet devrine sadece türbesi gelmiştir. Ancak türbe de 1930'lu yıllarda yıkılmış, yerine sonradan betonarme bir türbe ve eklentiler yapılmıştır. Türbe, avlu duvarındaki kitabeye göre, XV. yüzyıl ortalarında (752 / 1351 yılında) ilk defa yapılmıştır. Zaviyedar ve mütevellisi Hacı Bayram-ı Veli sülalesinden olup, 1178 /1765 tarihli bir belgede Musa Efendi ölünce Tayyib Baba zaviyenin mütevellisi olmuştur.

Etnografya Müzesine götürülen Arapça kitabenin Türkçesi :Merhum Şeyh İzzeddin yedi yüz beş (705) yılı Şaban ayında vefat etti. Evini arazi ve mülkünün tamamını vakfetmiştir.
Türbe avlu duvarındaki kitabenin Türkçe'si:Tarihi yedi yüz elli iki senesi zilhicce ayının başlarıdır.

Turasan Bey Tekkesi ve Türbesi
Kazan ilçesi Tekke Köyü'nde bulunan türbenin yerinde, Turasan Beğ bin Duman Ağa tarafından kurulan zaviyenin, Evâil- i Şevval 526/Eylül 1423 tarihli Yeğen Bey diye meşhur Hızır Bali adına düzenlenmiş vakfiyesi vardır. Aslı Arapça olan vakfiyede gelir kaynakları; Ankara'da Bendderesinde bulunan Turasan Hamamının yarı hissesi, bu hamamın yanındaki karlığı da olan buzluk, Kalaba'da üzüm bağı, Çakmak Divanına tabi Bahçekavak
Köyü (Şimdi Beyköyü), Çakmak Divanına tabi Sarı Yalak Köyü, Çakmak Divanına tabi Firuz Köyü, Çakmak Divanına tabi Çeklik ve Virancık Köyü, Erdem Divanına tabi Aşağı Gümeğe Köyü, Erdem Divanına tabi Bağviran Köyü, Pazar Divanına tabi Ovakayı Köyü, Mürtet Ovası Nahiyesine tabi, Yuntlant Köyü, Yabanabad Nahiyesine tabi Ağcain Köylerinin geliri olup, bu gelirleri Çakmak Nahiyesi Ağcakavak Köyünde aydın ve şerefli bir yerde yaptırdığı cami, zaviye ve kendine ait türbesinin gideri için vakfetmiştir.
"Vakfın gelirlerinin önce rakabenin (akar yapılar) tamir ve ter- mimine, yıkılan yerlerin yapılmasına, bozulan yerlerin ıslahına, eskiyenlerin yenilenmesine sarf olunur. Öyle ki bakan kimse onda bir kusur görmeyecek surette bakımına dikkat ederler.
Zaviyenin kapısı daima açık bulunacaktır. Giren girer, çıkan çıkar. İsteyen misafir olur gider, dileyen mücavir olarak kalır. Geceyi geçirmek isteyen yatar, gitmek isteyen gider. Oradan misafir kovulmaz, azarlanmaz, men olunmaz, nasıl isterse öyle yapar. Misafire tabi olunur.
Zaviyede günde iki defa yemek pişirilir. Misafirler mukim, mücavir olanlar ondan yerler. Orada binek hayvanı ile misafir gelir ise hayvana da alaf verilir. Eğer şanlı şerefli bir kimse misafir olarak gelirse, onun şanına layık suretle en güzel şekilde ona izaz ve ikram olunur.

Güzel yüzlü, güzel huylu, iyi geçim ehli zahit hür kimse şeyh tayin olunup, ona mütevellinin münasib gördüğü ve şanına layık nisbette bir maaş verilir." şeklinde zaviyenin işleyişi tarif edilmiştir.
Turasan Bey, Eylül 1421 tarihinde vefat etmiş, vefatından önce, yaptırdığı hayır eserlerinin vakfiyesinin ilk şeklini hazırlatmış, kız kardeşi Fatma'nın oğlu Yeğen Bey diye meşhur Hızır Bali'yi vakfına mütevelli olarak tayin etmiştir. Vefatından sonra 6 Eylül 1423 tarihinde vakfın kuruluşu tescil edilmiştir.
Turasan Bey, hayli yekûn tutan gelir kaynaklarını amme menfaatine vakfedip, vakfın sahip ve yöneticisini tayin ederken, kendi adını değil de, oğlu olmadığından, yeğeninin adını vermiş olmalıdır. Turasan Bey, Osmanlı döneminde ve bilhassa Osmanlılar adına, bölgenin bir bölümünün, ilhakla elde edilmiş ilk sahibi olarak, memleketi imar, ihya ve iskân etmek şartiyle, ilk mülkiyet beratını, temliknâmesini de I. Murad'dan almıştı. Bildiğimiz kadarıyla bir kızı dışında başka çocuğu olmamıştı. Kızkardeşi Fatıma Hatun'un Hızır Bali adında bir oğlu vardı, onu evlat edindi. Yeğeni yetişkin yaşa gelip kendi ihtiyarladığında da önünde iki seçenek vardı. Herhangi bir şey yapmamak ki sonucu ırsî intikal olacaktı veya malını vakfetmek. İkincisini seçti. Mülkiyetinde olan emlâk ve arazisini yeğeni adına vakfetti ve vakfın kendinden sonraki idaresini ona bıraktı. Vakıf mülk ve arazilerin yönetimi, 1922'ye kadar Yeğen Bey ahfadının elinde kaldı.

Vakıf kurucuların ileri yaşlarda olmaları genellemesinden hareketle Turasan Bey'in bu bölgeyi, Yıldırım Bâyezid (13891402), hattâ belki Ankara'nın Osmanlı devletine ikinci ve nihaî ilhakını (1360) aksettirdiği anlaşılan, ama bugün elimizde bulunmayan ilk tahriri müteakip, I. Murad (1362-1389) devri sonlarında mülk edindiğini, ya da mülkü iken vakfettiğini söyleyebiliriz.

Günümüze zaviyeden Turasan Türbesi ve yanındaki camisi gelmiştir. Yapımında taş ve tuğla birlikte kullanılan türbe, kagir bir yapıdır. Türbenin kare planlı, kübik gövdesi üzerine sekizgen bir kasnak oturtulmuş, onun da üzeri piramidal bir külahla örtülmüştür.
Türbenin beden duvarlarında iri, renkli taş ve tuğla kullanılmıştır. Kuzeyde kapısı, diğer üç yönde dikdörtgen birer penceresi vardır. Güneydeki pencerenin üstünde tuğladan sağır bir kemer vardır. Sade birer silme ile biten beden duvarları üstündeki sekizgen kasnak, tek sıra kirpi saçakla bitmekte, her cephesinde sivri kemerli birer pencere yer almaktadır. Geniş kemerli bir niş içindeki özgün girişi, iki renkli taşla yapılmış sivri kemerli bir açıklıktır. Kapı üstünde yapım kitabesi bulunmaktadır. Kare planlı iç mekan, köşelerde tromplarla geçilen bir kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağındaki pencerelerle aydınlanır. Kubbenin ortasında bir yıldız motifi vardır.
Türbenin kitabesi
1- Ammere haze'l-ravzat'ül-emir'ül-kebir Turasan bey
2- bin Duman Ağa fi şehri Ramazan sene erbaa işrin ve semani mie
(Ramazan 824 /Eylül 1421)
Kitabesine göre türbe, Eylül 1421 tarihinde ölen Duman Ağa'nın oğlu büyük emir Turasan Bey için yapılmıştır. Türbede Turasan Bey, kız kardeşi Ayşe ve yeğeninin mezarları vardır. Yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğünce 1990 yılında onarılmıştır.

Zaviye, İmaret, Aşevleri
Tarihi oldukça eskilere inen zaviyeler, şehir, kasaba ve köylerde veya yollar üzerinde kurulan; tasavvufi bir disipline tabi olarak bir şeyh yönetiminde, gelip geçen yolcuların bedava misafir edildikleri müesseselerdir. Osmanlı devri sonlarına doğru tekke, zaviye ve imaret bazen aynı manada kullanılıyor, bazen de imaret; büyük zaviyeler veya sadece aşevleri için, zaviye de küçük tekkeler için kullanılıyordu. Bu tasavvufi tesislerin, kurucuları veya unutulamayan şeyhleri için yapılan türbeler, onların tamamlayıcı bir parçası olur. Çoğunluğu günümüze ulaşmayan zaviyelerin genellikle sadece türbeleri ayakta kaldığından, bunların yerleri türbelere göre belirlenebilmektedir. Bu yönüyle türbeler konusu zaviyeler ve imaretlerle birlikte ele alınması gerekmektedir.

İmaretler ilk olarak Osmanlı devrinde ortaya çıkar. Dar manası ile fakirler ve medrese talebelerine bedava sıcak yemek dağıtmak üzere kurulmuş aşhanelere, imaret denilmiştir. İkinci olarak, camiler için imaret denilmesinden başka, külliye kelimesi yerine de imaret kelimesi kullanılır. Cami, medrese, tabhane, darüşşifa, kervansaray, türbe, mekteb gibi yapılardan oluşan pek çok külliyenin ana yapısı olan camilerin kitabesinde, "imaret" kelimesi kullanılır.436 Buna göre imareti, külliye ve külliyenin içinde veya tek yapı olarak aşhane manasında da kullanmak gerekmektedir.

Osmanlılarda ilk imareti Orhan Gazi, İznik ve Bursa'da yaptırmıştır.437 İznik İmaretinin açılışında bizzat kendisi aş dağıtan Orhan Gazi'den sonra II. Murad, Ergene Köprüsü ve imaretini yaptırarak, buradaki açılış merasiminde, misafirlere yemek dağıtımı yapar. Bataklık bir yerde yapılan bu imaret ve köprü ile Uzunköprü Kasabası meydana gelir.438 İznik'teki I. Murad İmaretinde günde 2000 kişiye, İstanbul Fatih İmaretinde günde 1650 kişiye, Edirne II. Bayezid İmaretinde ise her gün 1400 kişiye iki öğün sıcak yemek veriliyordu. Istanbul'da XVIII. yüzyıl sonlarında imaretlerden 30.000 kişi iki öğün yemek alır.439 İmaretler bir şeyh yönetiminde vekilharç (gıda alımına nezaret eden), kâtib (gelir ve giderleri kaydeden), nakib (dağıtıcı), bevvab (kapıcı), hazine emini, sarf emini, kilârî (ambar memuru), ferraş, kayyım, çerağdar (imaretin tamamının bakım ve temizliğini yapan), nak- kad-ı kendüm (kalburcu), nakkad-ı erz (ayıklayıcı), siracî (kandil yakan), hadim-i me'kel (sofra hizmetlisi), kaseşuy (bulaşıkçı), hattab (oduncu), ser tabbah (aşçıbaşı), tabbah, habbaz (ekmekçi) ve vezzan-ı imaret (kantarcı) gibi görevliler vardır.
Anadolu'nun pek çok şehrindeki imaretler, bulunduğu mahallelere de ismini verir. İmaretler bulundukları yerlere göre değişik mimari planlarda olmakla birlikte, Osmanlılarda "zaviyeli veya kanatlı camiler" denilen ters "T"yi andıran tipteki yapıların sayısı oldukça çoktur. Bu tipteki yapıların çoğunluğunda minber olup, cami olarak kullanılır. Camiler kısmında anlatılan Celâleddin Karacabey'in bu tipte Ankara'da yaptırdığı İmaret Camii günümüze kadar gelir.

Eski Ankara'dan günümüze gelen tekke ve zaviye azdır. Şehrin tarihini ve eserlerini anlatan pek çok eserde de bu konuya değinilmekten kaçınılmıştır. Konu ciddi olarak araştırıldığında, Ankara'nın tasavvufi hareketler bakımından önemli bir şehir olduğu ortaya çıkar. Ankara, yapılan sosyal, kültürel ve dini tesislerle mamur edilmiştir. Önceleri tekke ve zaviyelerle halka yapılan yardım mekanlarına daha sonra bir de imaret yapıları eklenmiştir.

Zaviyelerin büyük bir kısmının etrafındaki arazilerde, bizzat dervişler tarafından tahıl, sebze ve meyve yetiştiriliyor, civardaki meralarda sığır ve davar besleniyor, elde edilen gelirin bir kısmı zaviyelerin bakım ve tamirine, bir kısmı dervişler ve misafirlerin yiyip içmelerine, bir kısmı ile de hizmetlilerin ücretleri ödeniyor, geriye kalanı ise vakfın evlatları arasında paylaştırılıyordu.
Halkın duyduğu yoğun ilgi sebebiyle unutulamayan türbe ve kabirler vardır. Bunların bir kısmının asıl şekli bozulmuş, bir kısmı tamamen yıkılıp gitmiş, çeşitli vakıf kayıtları ve tarihi kaynaklardan isimlerini bildiğimiz bazı türbeleri hatırladıktan sonra diğer türbeleri tanıtmaya çalışacağız.

Çankaya Yakup Abdal Köyünde Yakup Abdal Türbesi, Bala ilçe merkezi Kartaltepe mevkiinde mezarı bulunan ve halk arasında Horasan eri olarak bilinen Kartal Dede, Kalecik'te Alıçoğlu Türbesi, Beypazarı'nda İvaz Baba veya Ayvaşık Dede mezarı, Şereflikoçhisar'da Hacı Enbiya Türbesi, Ankara'da Dumlupınar mevkiinde yıkılan Arapdede Türbesi ve Hacı Said Türbesi, Melike Hatun Türbesi, Seccade Sultan Türbesi, Samanpazarında Şeyh Hüseyin Nakşibendi Türbesi, Mamakta Karaağaç (Altıağaç) Dede halk arasında ziyaret edilen yerlerdir.

Ahi Şerafeddin (Aslanhane) Türbesi
Aslanhane Mahallesinde aynı isimdeki caminin karşısındadır. Yapılış tarihi 1350 olup, türbenin güney penceresi üzerinde Arapça bir kitabe vardır. Türbe, kesme taş ve tuğla ile yapılmıştır. Kubbesinin üstü ahşap bir çatı ile örtülmüştür. 1947 yılında aslına uygun şekilde onarılmıştır. Ahi Şerafettin'in üstün sanat tekniği ile yapılmış olan oymalı sandukası Etnoğrafya Müzesine kaldırılmıştır.

1243 tarihi Anadolu’da yeni bir dönemin daha başlangıcı olmuştur. Bu tarihte İran’dan gelen Moğol kuvvetleri, Doğu Anadolu’da Selçuklu ordusunu mağlup etmiş ve bu olayın arkasından da Anadolu Selçukluları gerileme dönemine girmiştir. Anadolu kademe kademe Moğol istilası ve tahakkümüne maruz kalmıştır. Nihayet Konya Selçuklu yönetimi çökmüş, Anadolu’da bir takım mahalli yöneticiler, Anadolu Türk halkını başı boş bırakmamışlardır. Bu devre, Türk tarihine Anadolu’da beylikler dönemi olarak geçmiştir. Böylece Anadolu’nun çeşitli merkezlerinde, çeşitli Türkmen beyleri ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Ankara’ya hakim olanlar, aşiret gücüne dayalı, askeri nitelikli Türkmen beyliği değildir. Bunun yerine Türkiye tarihinde temeli daha çok kültüre dayalı bir organizasyon olan Ahiler, Ankara’nın hakimi olmuşlardır. O dönemde ahiler bir tür güvencedir. Ekonomik temellere dayanmakla beraber sosyal bir karakteri de vardır. Ahi liderleri bir tarafta İlhanlı hakimiyetini tanırken, diğer tarafta Ankara halkının dirlik, düzenini bozdurmamaya çalışmışlardır. Böylece istila sebebiyle çıkacak bir kaosu önleyerek sosyal düzeni devam ettirmişlerdir.

“Hadikatü’s-Salatin” adlı yazma eser, ahilerin Ankara’nın yönetiminde baştan beri yardımcı olduklarını söylemektedir.

“Darü’l-İslam olalı çok zaman idi. Fethi zamanında içinde kodukları hakim neslinden haliya şehir ve hisar ve havalisinden bir miktar diyara, ahiler dimekle maruf on iki kimesneler hakim ve valiydi. Mahsulatı vilayeti ki emvâl-ı bigaye yetişdi istirak ile zapt edip ittifak ile devayinin kadir oldukları adüvden korurlardı. Her birinin kapusunda ve tapusunda şahlar âyinince yât u yaragiyle âreste asker sûretinde bir kat; yüz avbaş hazır idi.”

Beylikler arası siyasi mücadeleler zuhûr edip, Ankara hükümetsiz kalınca şehrin idaresini Ahiler ele almış ve bir “Ahi veya şehir devleti” teşekkül etmiştir. I. Murat Gazi XIV. yüzyılın ikinci yarısında Ankara’ya gelip şehri Osmanlı hakimiyetine koymuş ve diğer beyliklerin işgalini önlemiştir.

Selçuklu ordularının Moğol istilacılarla Anadolu’da harbettiği XIII. yy.dan Timur’un Bayezıd’la muharebe ettiği XV. yy başına kadar süren çarpışmalar devresinde, Ahiler, Türk-İslam medeniyetinin manevi kıymetlerini kurtarmak için bu kalenin himayesine sığınmışlardır. Ahilerin Cumhuriyeti Farabi’nin “Medinetü’l-Fazıla”sıdır. Ahiler çalışılmağa vakfedilmiş mütevazı hayat sürerek düşüncelerini insanlığı yükseltmek ülküsüne çevirmişlerdir.

Anadolu’da Türklüğün yerleşip, Müslümanlığın yayılışında askeri fetihlerin yanı sıra Alperenler, Gaziler, Abdallar ve Bacılar adı verilen teşkilatların da büyük rolleri olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında Ahilerin de önemli yer aldıkları görülmektedir.

Bu topluluklar, Anadolu’nun doğusundan batısına kadar boş yerlere gelip yerleşmişler, ellerinde imkanları ve mali güçleri olanlar yalnız yerleşmekle kalmamışlar; gelenin gidenin, gariplerin, gezginlerin, kendileri gibi Asya işlerinden görüp gelenlerin konaklaması için “zaviye” adını verdikleri bir çeşit misafirhaneleri yaptırmışlardır. Zamanla bu tesislerin çevresinde çiftlikler, köyler, kasaba ve şehirler oluşmuştur. Şehirlerin varoluşlarında kurulan zaviyelerin etrafına yine zamanlar yapılan binalarla, sokak ve mahalleler ortaya çıkmış, asıl şehre eklenip şehirlerin büyümesine amil olmuşlardır. Ahiler esnaf, sanatkar, tüccar ve diğer dallardaki meslek adamları olarak şehirlerde sosyal ve ekonomik düzenin kurulması yanında kültürün de gelişmesini sağlamışlardır. Ahiler sadece zaviyeler değil, imkanları ölçüsünde mescid ve camiler de yaptırmışlar, bu tesislerle şehirlerdeki mahalle adedini arttırmış.

Azimi (İsmail Paşazade Hacı Esad) Türbesi
Cenab-ı Ahmet Paşa Türbesinin güneyinde kare plânlı ve ahşap tavanlı türbenin büyük bir özelliği bulunmaktadır. Tamamı tuğladan yapılmış türbenin iki köşesi iki metre yüksekliğinde kesilmiş ve duvarlar ağaç hatıllarla takviye edilmiştir. Pahlanmış olan köşelerde bir taş ve dört sıra tuğla kullanılmıştır. Türbeyi örten ahşap tavan ve kiremitli çatı çok sadedir. Kıble yönünde yarım silindirik mihrabın iki yanında iki adet, batı yönünde ise bir adet dikdörtgen pencere bulunur. Doğu kenarı ortasında bulunan ağaç kapının üzeri tuğladan sivri kemer alınlık şeklinde düzenlenmiştir.

Türbede bir kabir bulunmakta ve mezar taşındaki kitabede 1171 H. tarihi okunmaktadır. Tavan pervazları XIX. yüzyıl nakışları ile süslüdür.

Cenab-ı Ahmet Paşa Türbesi
Caminin sol yanındaki küçük hazirede Cenabi Ahmet Paşa’nın ve XVIII.yüzyıla ait Azimi türbesi bulunmaktadır. Bu türbe de 1566 yılında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. 1813 ve 1940 yıllarında onarılmıştır. Sekizgen bir planı olan türbe, Ankara kesme taşından yapılmıştır. Yer yer köfeki taşlarından da yararlanılmıştır. Kubbe doğrudan doğruya kasnak olmadan duvarlar üzerine oturmuştur. Türbe içerisinde yalnızca Cenabi Ahmet Paşa’nın sandukası bulunmaktadır.

Ulucanlar Caddesi’ndeki Cenabi Ahmet paşa Camisi Osmanlı mimarisinin Ankara’da bulunan örneklerindendir. Giriş kapısı üzerindeki yazıta göre Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1566 yılında Anadolu Beylerbeyliği yapan Cenabi Ahmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Bunun yanı sıra caminin pencereleri üzerindeki yazıtlardan 1883’de Abdülaziz Zadeesseyyit El-Hac Ahmet ve 1887 yılında da Ankara Valisi ağabeydin Paşa (1843-1908) tarafından onarıldığı öğrenilmektedir.

Ankara’nın en eski camilerinden olan bu yapı 13.9x13.9 metre ölçülerinde kare plânlı olup, ibadet mekânı merkezi bir kubbe ile örtülmüştür. Ankara’nın kesme taşından yapılmıştır. Son cemaat yeri üç mermer sütunun taşıdığı üç kubbe ile örtülüdür. Bunlardan ortadaki kubbe Osmanlı mimarisinde görüldüğü gibi, diğerlerinden daha yüksek ve daha geniştir. Son cemaatin sağ tarafında kesme taştan tek şerefeli, 16 köşeli minaresi bulunmaktadır.
Caminin giriş kapısı beyaz mermer ve somakilerin oluşturduğu stelaktitli bir bezeme ile süslenmiştir. İbadet mekânı üç sıra halindeki 32 pencere ile aydınlatılmıştır. Minber ve mihrap oldukça sadedir. İbadet mekânını örten büyük kubbe 16 pencereli bir kasnak üzerine oturmuştur. Kubbenin iç kısmı ve etekleri kalem işleri ile bezenmiştir.

Hacıbayram Veli Türbesi
Hacı Bayram Camisi’nin önündedir. Türbe iri ve kırmızı Ankara taşından yapılmıştır. Üst kısmı beyaz mermerlerle örtülmüştür. Kapısının kemeri renkli mermerlerle süslenmiştir. 1947 yılında aslına uygun şekilde onarılmıştır.

Hacı Bayram Veli Türbesi ve Cami Ankara'nın Eyüp'ü gibi. Ankara'da en çok ziyaret edilen türbedir. Türkiye genelinden gelenler vardır. Cami'nin avlusundan Ankara Kalesi net olarak gözükmekte. Avlunun yanında büyük bir meydan vardır, Hacı Bayram Veli Türbesi Ulus'ta bulunmaktadır. Minareleri o kadar ufak taşlardan ve titizlikle yapılmış ki, minareye dikkatli bakıldığında sanki taşlar oynuyormuş hissi veriyor. Buradan bir anı götürmek isteyenler için de hediyelik eşya satan dükkanlar hemen cami avlusunda bulunmaktadır.

Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lakabı "Hacı Bayram"dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara’nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’da yetişti. Eserlerini diğer Hacı Bektaşi Veli yoldaşları gibi Türkçe olarak yazarak Türkçe kulanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi.
Sultan Murad Han verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u feth edeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur.

Bir gün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şüca-i Karamani’dir. Hocam Hamideddin-i Veli’nin selamı var. Sizi Kayseri’ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da, Hamidüddin ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri'ye yöneldiler ve Somuncu Baba diye bilinen Hamideddin-i Veli ile Kurban Bayramında buluştular. O zaman Hamideddin-i Veli; “İki bayramı birden kutluyoruz!” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi. Talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.

1412 yılında Hacı Bayram-ı Veli, hocası Hamidüddin'in Aksaray'da ölümünden sonra Ankara'ya dönüp irşad faaliyetlerine başlar. Bu tarih, ilk Türk tarikatı olan Bayramiye tarikatının kuruluşu kabul edilir.

hocasının vefatından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur alimleri, hak aşıkları akın etti. Damadı Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Akbıyık, Bıçakçı Ömer Sekini, Göynüklü Uzun Selahaddin, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızade Ahmed (Bican) ve Mehmed (Bican) kardeşler ile Fatih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.

Fatih’in babası Sultan İkinci Murad Han, Hacı Bayram-ı Veli’yi Edirne’ye davet edip, ilim ve manevi derecesini anlayınca, fevkalade hürmet göstermiş, Eski Cami'de vazettirmiş, tekrar Ankara’ya uğurlamıştır.

Sultan İkinci Murad Han kendisinden nasihat isteyince; İmam-ı Azam’ın, talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı uzun nasihatı yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Herkese itimad ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazan da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”

Hacı Bayram-ı Veli, ömrünün sonuna kadar İslamiyeti yaymak için çalıştı. 1429 (H. 833) tarihinde Ankara'da vefat etti. Türbesi kendi ismiyle anılan Hacı Bayram Camii'ne bitişik olup, ziyaret mahallidir. Ölümünden sonra tarikat, müridleri Akşemsettin ve Bıçakçı Ömer Dede (Şeyh Emir Sikkinî) tarafından iki kol üzerinden devam etti.

Hacı Bayram-ı Veli, Yunus Emre gibi Hacı Bektaşi Veliden etkilenmiş ve aynı tarz şiirler söylemiştir. Şiirlerinde "Bayrami" mahlasını kullanmıştır.

Karacabey Türbesi
Karacabey Mahallesinde Samsun Sokağında Karacabey Camisi'nin avlusundadır. 1444 tarihinde, Ankara taşından ve tuğladan yapılmıştır.

Osmanlı Sultanı II. Murad’ın torunlarından olup, Osmanlıların Rumeli’ni fethinde büyük kahramanlıklar gösterdikten sonra, 22.10.1444 günü Varna Savaşında şehit düşen, ünlü komutan Osmanlı Beylerinden Karaca Bey’in türbesi.
Oğlu Ahmed Çelebi’de yanında bu türbede yatmaktadır.
Karacabey camii’nin ön bahçesinde kuzeybatıda camiin hemen yanında bulunan sekizgen planlı çok asil görünüşlü türbe zarif bir kubbeyle örtülü. Bu kubbe H.1293 harbinde kurşunları sökülerek tahrip edilmiş ve düz bir çatı ile kaplanmış iken, Vakıflar Gn. Md.lüğü tarafından yeni bir kubbe yaptırmış.
Kapının üzerindeki H.848 (1444/1445) tarihli yazıtta Karacabey övülmekte.

Türbenin mimarı, camiinin de mimarı olan Ebubekir b. Ahmed.
Zarif bir kubbe ile örtülüdür. 1944 yılında tamir ettirilmiştir. Kapısının üstündeki sülün kitabede, burada yatan Karacabey övülmektedir. Kapının üstünde, bu türbenin 1796'da Pir Mehmet Bey tarafından onartıldığını gösteren bir kitabe de vardır.

Türbenin duvarları beyaz sıvalıdır.

Arapça kitabenin Türkçe'si:
Büyüklerin ve emirlerin ulusu olan merhum ve mağfur hazreti Karacabey, yargılayıcı Allah'ın yanma 848 yılında göçtü.
Türbenin, kitabesinden 848 /1444 yılında şehit olan Karacabey'e ait olduğu anlaşılmaktadır. Külliyeyi yapan üstat Sinaneddin Ahmed, türbeyi de yapmıştır.
93 harbinde (1876 yılı) kurşun kaplaması sökülen kubbesi, ahşap bir çatı ile örtülü iken, 1943 yılında Müzeler Genel Müdürlüğünce yapılan onarımda tekrar kurşunla kaplanmıştır.

Karyağdı Türbesi
İtfaiye Meydanında olup, kapısının üstünde kaba bir yazı ve onun altında 1477 tarihi görülmektedir. Kurşunları sökülmüş kubbesi yer yer çatlamıştır. Duvarlarında birçok onarım izleri görülmektedir.

Sekizgen planlı, kubbeli bir türbedir. Duvarları: bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla ile örülmüştür. Taşların arasına da, dikey birer tuğla konulmuştur. Ceplelerin beşinde, keşme taş çerçeveli, sağır sivri kemerli birer alt pencere vardır. Bir sıra taş, üç sıra tuğla ile örülen kemerlerin aynalıkları tuğladır. Pencereler, lokmalı demir parmaklıklıdır. Yedi cephede hemen sağır kemerlerin üzerinde bulunan, yuvarlak tuğla kemerli küçük üst pencereler, alçı şebekelidir.

Güneydeki sağır cephelerin içersinde, birer mihrabiye ve niş vardır. Duvarlar: iki sıra, kurt dişi ile sona erdirilir. Kubbesi: kurşun kaplamalıdır. Bir çok kez onarılmış olmasına rağmen, kurşunları kısmen dökülmüş ve kubbesi çatlamış durumdadır.

Türbenin kapısı doğudadır. Kapının eşik ve şöveleri yekpare taştandır. Üstte, dilimli taşlarla örülü sivri bir kemerin içinde dikdörtgen bir mermere yazılmış kitabenin altında, basık kemerli giriş kapısı bulunmaktadır.

Türbenin içinde, bir sanduka vardır. İçten yükselen kubbesi, küçük bir kapısı vardır. Kızlar: kısmetlerinin açılması amacıyla, Karyağdı Türbesini ziyaret ederek, adak adarlar. Türbenin içine doldurulan gereksiz eşyalar nedeniyle, manevi havası bozulmuştur.

Halk arasında, türbede yatanın bir kız olduğuna dair rivayetler vardır.

Olay 15. yüzyılın ortalarında yaşanır. Hikâye şöyledir; Ankara'nın en güzel kızlarından biri gelin olmuş. Vakit gelmiş hamile kalmış. Olacak ya, hamile gelinin canı öyle bir şey ister ki , bulup buluşturmak çok zordur. Herkes yazın güneşinde buram buram terlerken, O Ağustos ayında kar istemektedir.

Kar bu; her mevsimde bulunmaz ki. Gidip uzaklardan getirmek de mümkün değil.. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar da yok .
Kadıncağız, gündüz hayalinde kar helvaları yemiş. Her gece rüyasında kar yağmış. Bir an gelmiş, artık dayanamaz olmuş. Herkesin uykuya daldığı bir gece, bahçeye çıkıp hem ağlamış, hem istemiş: "Allah’ım" demiş; Her şey senin elinde! Sen, ol deyince gökyüzünden kar da yağar, nur da yağar! Ver Allah’ım! Lâpa lâpa kar ver. Avuç avuç kar yiyeyim. İçimin şu bitmez yangını sönsün. Kar ver Allah’ım!

Bazı işler Allah ile kul arasında sırdır. Nasıl olmuşsa olmuş, lâpa lâpa kar yağmaya başlamış o gece. Yerler bembeyaz olmuş. Gelin şükretmiş Allah’a. Avuç avuç alıp yemiş karlardan. Ertesi sabah Ankara'yı bembeyaz karlar içinde görenler büyük bir şaşkınlığa uğramışlar.
Ancak gelinimiz birkaç gün sonra hasta olur..Yediği kar ona dokunmuş, yatağa düşmüştür. Kısa bir süre sonra da vefat eder. Bebeği için hazırlanan kenarı pullu duvak, gelinin tabutuna örtülür.
Görenler der ki: Türbenin üstüne her gece , herkesin derin uykulara vardığı saatlerde, bir şey yağar. Yere düşmeden kaybolur gider .Kar mı yağar , nur mu yağar, bilinmez.

Kesikbaş Türbesi (Felekeddin)
Aslanhane Camisinin biraz ilerisinde ve At Pazarı Yokuşu üzerinde yer almaktadır. Aslanhane Camii ve Türbesine çok yakın olan türbe, kare ve küçük bir platform üzerinde, dörk sütunlu, üzeri kubbeli açık türbelerdendir. Dört köşede yer alan mermer sütunlar üzerinde, köşeleri pahlanmış sütun başlıkları ve bu başlıklara bakan sivri tuğla kemerleri bulunmaktadır. Dört kenarındaki kemerler üzerinde pandantifli bir kubbe yer alır. Dış kenarlarda kemerler üzeri kipri saçaklıdır. Gerek pandantifler ve gerekse kubbe içi, son yapılan tamirat esnasında beyaz badanalı bir sıva takabası ile kaplanmıştır. Türbenin ortasında beton sıvalı bir lâhit bulunmaktadır. Kemerler başlıkların üzerinde gergi ağaçları ile birbirine bağlanmaktadır.

Gerek pandantifler ve gerekse kubbe içi, son yapılan tamirat esnasında beyaz badanalı bir sıva tabakası ile kaplanmıştır. Türbenin ortasında beton sıvalı bir lahit bulunmaktadır. Tabanında kare tuğlalar döşenmiştir. Altında bir cenazelik olduğu söylenir. Kemerler başlıkların üzerinde gergi ağaçları ile birbirine bağlanmaktadır. 14.yy’a tarihlenir. Mezarın Felekeddin veya Hacı Arap veya Zeynel Abidin’e ait olduğu söylenir. Hangisinin doğru olduğu bilinmez!!!

Yörük Dede (Doğan Bey)
Öksüzler Sokakta yer alan kümbetin, mimari elemanlarının değerlendirilmesiyle XIV. yüzyılda yapılmış olduğu tahmin edilmektedir.

Beş kenarlı planı ile çok değişik ve ilgi çekici olan Yörük Dede Kümbeti'nin beden duvarları moloz taştan ve taşlar arası tuğla parçaları ile kasetli olarak yapılmıştır. Beden duvarları üzerindeki kasnak sekizgen kenarlı olup, kasnakta üç sıra halinde tuğla hatıllar kullanılmıştır. Binanın üzeri dıştan, sekiz kenarlı piramit şeklindeki bir külâhla örtülmüştür. En enteresan olan tarafı, külâhın alt sıralarında daha uzun kenarlı olan tuğlaların, yukarı doğru daraldıkça ebatlarının da küçülmesi ve mümkün olduğu kadar tuğla sayısının aynı tutulmaya çalışılmış olmasıdır.

Kümbetin iç planı da dışta olduğu gibi beş kenarlı olmakla beraber, kıble köşede yerleştirilmiş olan çok dar mihrap kenarı ile, plânın altı kenarlı hale getirilmiş olduğu hissini vermektedir. Batı yönündeki iki kenar ile doğudaki kenarları kırık sivri kemerli nişlerle genişletilmiştir. Türbenin giriş kapısının hemen solundaki köşeye küçük bir mihrap yapılmıştır.

Türbenin örtüsü, Selçuklu türbelerinin hemen hepsinde olduğu gibi konik çatı altında kubbeli olarak yapılmıştır. Beden duvarlarından kubbeye geçmeden evvel küçük mukarnaslı pandantifler yer alır. Türbe plânı beş kenarlı olmasına mukabil pandantiflerin altı tane oluşu dikkati çeker. Güney kenardaki kapının solundaki köşeye yerleştirilmiş olan mihrabın üst kenarları kubbe eteğine kadar çıkmakta ve böylece birbirine çok yakın olan altıncı kenar meydana gelmektedir. Kubbe içten kasnaksızdır.

Yörük Dede Türbesinin altında bir cenazeliği bulunup bulunmadığı bilinmemektedir. Fakat Selçuklu Türbelerinin hemen hepsinde cenazelik bulunduğuna göre, mutlaka burada da bulunması gerekmektedir. Yapılacak bir kazıyla ortaya çıkması muhtemeldir.
 
Üst Alt