Burada her şey "NET"
islamiforumlar.net



Go Back   islamiforumlar.net - islami forum > İSLAMİ PAYLAŞIMLAR > Tasavvuf
www.islamiforumlar.net
Kayıt ol Yardım Ajanda Arama Son Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Anasayfa Soru cevap Dua köşesi İslami rüya tabirleri Resimli Cuma Mesajları Dök içini rahatla İletişim
Tasavvuf Tasavvufi konular buraya

Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamı, İşlevi, Görevleri Nelerdir?

Tasavvuf


Yeni Konu aç CEVAPLA

 

Seçenekler Değerlendirme: Konunun ortalama Değerlendirmesi 5,00/3,00 puandır.
Alt   #1 (permalink)
muhsin
Katılımcı Kardeşimiz

Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamı, İşlevi, Görevleri Nelerdir?



Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamı, İşlevi, Görevleri Nelerdir?
-Letaif nedir?
Ruh bedeni baştan aşağı kaplar. Ruhun bazı manevi organları vardır. Bunlar bedende bazı yerlerde bulunurlar. Yerleri sabittir. Bunlara letaif noktaları denir. Yani letaifler ruhun manevi organlarıdır. Bunlar da bedende bazı yerlerde bulunur.

-Letaifler nelerdir, ne işe yararlar?
Tasavvufta başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.

Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Bu, ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memenin dört parmak kadar altında, sır sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sağ memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boğazın altındaki çukurundan iki parmak kadar aşağıda bulunur.

Kalp letaifi, bildiğimiz kalple alakalı değildir. Bildiğimiz kalbin altında asıl manevi kalp bulunur. Kalp, letaiflerin birinci basamağıdır. Nurunun rengi kırmızıdır. İlahi huzur yeridir.

Ruh, genel anlamı ile bildiğimiz ruh değildir. Buradaki ruh letaifi, genel anlamı ile bildiğimiz ruhun sadece manevi bir organıdır. Yani onun bir latifesidir. Bütün letaifler genel anlamı ile bildiğimiz ruhu meydana getirirler. Burada manevi bir organ ve bir letaif olan ruh, ilahi muhabbet ve sevgi merkezidir. Nuru sarıdır.

Sır ilahi vahdet (birlik) merkezidir. Nurunun rengi beyazdır.

Hafi ilahi istiğrak (boğulma, gark olma) merkezidir. Nurunun rengi yeşildir.

Ahfa ilahi izmihlal (yok olma, kaybolma) merkezidir. Nurunun rengi siyahtır.

Zikir ve rabıta ile bu letaif noktaları çalışmaya başladığında iman konusundaki işlevleri de kendisini göstermeye, taklidi iman yavaş yavaş tahkiki seviyeye ulaşmaya başlar. İman edilecek şeyler bellidir. Sınırlıdır. Ama onlara iman etme gücü ve niteliği değişebilir. İşte bu noktada letaiflerin çalışması ve yükselmesi belirleyici bir rol oynamaktadır.

Kişi kalp letaifi ile Allah’ın huzurunda olma duygusu ile ibadet edebilmekte, ruh letaifi ile O’na karşı muhabbet duymakta, sır letaifi ile bu muhabbet derinleşip başka şeylere olan bağlılıklardan azade kılınmakta, tek bir Allah’a yönelinmekte, hafi letaifinde bu ilahi muhabbet kişinin bütün varlığını kaplamakta, adeta kara sevdaya dönüşmekte, ahfa letaifinde ise ilahi aşk tamamen karşılıksız, nefsin hiç bir hazzı düşünülmeksizin ve pay almaksızın gerçekleşmektedir.

Şayet bir kişi letaiflerini yukarıda ifade ettiğimiz ilahi aşk yolunda kullanmazsa büyük bir sapkınlığa düşebilir. Zira letaiflerde ilahi bir güç ve cezbe vardır. Nereye yönlendirilirse oraya doğru akarlar. Örneğin bir insan parayı hayatında temel alır, bütün ruhsal gücüyle ona yönelirse, letaifleri de ona göre çalışmaya başlar, paraya büyük bir değer verirler. Kalbi daima paranın huzurunda yer alır. Ruhu bütün muhabbetini ona verir. Sırrı tek gerçek olarak parayı görür. Hafi letaifi paranın aşkına gark olur. Ahfa letaifi ile kişi para için her şeyini feda edebilir. Böyle birisi artık parayı ilah yerine koymuştur ve ona tapmak afatına düşmüştür. Böyle birisine nasihat da kar etmez. Hidayetin ulaşması ise çok zordur. Bütün diğer putlar da böyledir.

Şöyle bir çevrenize baktığınızda insanların letaiflerini nasıl değişik putların hizmetinde kullandıklarını görürsünüz.

İnsanların büyük kısmının günahlara tövbe etmesinde ve hak yola girmesinde engel olan en etkili şeyin karşı cinse karşı olan gayr-i meşru arzu, zina isteği olduğu kolaylıkla müşahede edilebilir. Zina yapmak isteği manevi hayatta çok büyük tahribatlar yapar. Letaifleri adeta dumura uğratır. Şayet bu ilgi ve arzu sır letaifine kadar ulaşırsa kişinin hidayete ulaşmasını daha çok zorlaştırabilir. Beri yanda bu vaziyet dinde, imani konularda şüphe ve inkâr oluşturmaya da başlar.

Mecazi aşk da letaifler ile oluşmaktadır. Eskilerin kara sevda diye adlandırdıkları mecazi aşk çeşidi, bütün letaiflerin karşı cinse yönelmesi ile meydana gelmektedir. Tasavvuf ehli kişiler bu çeşit aşkı ilahi aşka bir köprü olarak değerlendirip ona pek hor nazarla bakmamışlardır. Çünkü insanda yüce Allah’ın (c.c.) pek çok sıfatı ve güzel ismi tecelli etmektedir. Nihayetinde bu çeşit bir aşk her an ilahi aşka dönüşebilir. Elbette yarı yolda kalanlar da bulunabilir. Bu da acınacak bir vaziyettir.

-Letaiflerin nurları hakkında kaynak kitaplar neden çelişkili bilgiler vermektedir?
İlahi nurları görme nimetini yüce Allah, sadatların himmeti ile bize nasip etmeden önce bu konu kafama çok takılıyordu: Allah dostları bu ilahi nurları istedikleri zaman görebildikleri halde niçin bu konuda çelişkili bilgiler vermekte idiler? Bu soruyu kendime çok soruyordum. Örneğin biri hafinin nuruna ‘yeşil’ derken diğeri niçin ‘siyah’ olarak adlandırmaktaydı? Doğrusu hangisiydi? Daha sonra kendi tecrübemle anladım ki, bu nurlar her bir letaif yerinde toplu olarak görülmektedir. Yani kişi eline tespih alıp bir letaif noktasında zikretmeye başladığında değişik renklerdeki nurların hepsi orada cevelan etmeye başlamakta, birbiri içerisinde dönmektedirler. Dolayısıyla bu durumda ilgili letaif noktasının nuru tam olarak tespit edilememekte, bu konuda farklı yaklaşımlar olabilmektedir.

Ben yukarıda letaif noktalarındaki nurlar üzerine doğru bilgileri verdiğime inanmaktayım. Zira kendime göre uyguladığım bir takım özel tekniklerle bunun sağlamasını çok kez yaptım. Tabii doğrusunu ancak yüce Allah (c.c.) bilir.

-Letaiflerin en temel işlevi ve görevi nedir?
Yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de Hz. Âdem’i (a.s) yarattıktan sonra ona ruhundan üflediğini belirtmektedir (bk. Secde suresi,9). Yani letaifler ruhun manevi organları olduğuna göre çok büyük birer emanettir. Allah’tan insana verilmişlerdir. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle bu emanet yerlere, dağlara, göklere tevdi edilmiş, fakat onlar kabul etmemişlerdir. İnsanoğlu cahilliği ve zalimliği nedeni ile bu emaneti kabul etmiştir (bk. Ahzab suresi, 72).

Letaiflerin temel işlevi, bu yaratılış gerçeğinde gizlidir ve insanı Allah’a ulaştırmaktır. İnsan bu dünyada hiçbir surette Allah’ı göremez. Bunu büyük evliyalar, hususiyle İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) Mektubat’ında defalarca kez beyan etmişlerdir. Müşahade, Allah’ın cemalini seyretme ahrette gerçekleşecektir. Yalnız imanı geliştirme, tahkiki seviyeye ulaştırma yolu ile bazı ilahi tecellilere insan ulaşabilir. Fakat bunlar hiç bir suretle Allah değildirler. Zat tecellisi sırasında görülenler de bu cümledendir.

Letaifler Allah’a iman etmek için yaratılmışlardır. Temel vazifeleri budur. İmana hizmet etmektir. Taklidi imanı tahkiki seviyeye yükseltmektir.

Günahlar neticesinde bu vazifelerinde bazı aksaklıklar yaşanabilir. Günahlar letaifleri asli vazifelerinden uzaklaştırabilirler. Onları başka mecralara sokabilirler.

Letaiflerin asli vazifelerinden başka yollara sapması, insanı büyük buhranlara, sapkınlıklara, imansızlığa, küfre sokar.

Letaifler İslami bir yaşantıyla, zikir ve rabıta ile uyarıldıklarında asli vazifelerine dönerler. Asıl yerleri olan emir âlemine doğru yükselirler. Bu yükselme çok korkunç bir hızla gerçekleşmektedir. Tabii bu yükselmeyi yanlış anlamamak gerekir. Bu, bir el lambasındaki ışık huzmesinin hareketi gibidir. Yani letaifler, içindeki nurları ile emir âlemine doğru bir yolculuğa çıkarlar. İnsandan kopmazlar. Ama insanlar bunun farkında pek olamazlar.

‘Testi içindekini sızdırır.’ diye çok güzel bir atasözümüz vardır. Yani bir kişinin letaifleri yükseliyorsa bu az çok yüzüne, ellerine akseder. Bu organları nurlanır. Yüzdeki nurun temel nedeni budur. İslami bir yaşantıdan uzak kimselerin yüzlerinde görülen aydınlık ve parlaklık da bundandır. Onların da bazı iyi niyetleri, iyilikleri ruhlarında böyle olumlu bir durum arz eder. Fakat tavşanın koşması ile kaplumbağanın yürümesi birbiriyle karşılaştırılamaz bile. Kaldı ki letaiflerin belli bir hızla da olsa yükselmesi o kişinin Allah’ın azabından emin olması, cehennemden kurtulması anlamına gelmez. Elbette letaifleri yükselen insan bir şeyler kazanıyordur ama bir de bu işin harcamaları vardır. İnsanın kazandığının harcamalarına yetip yetmeyeceği ayrı bir konudur. Harcamalarla kastettiğimiz şeyin günahlar olduğunu açıklamaya gerek yoktur sanırım. Onun için insanların yüzlerine bakıp da hüküm vermek doğru değildir. İmtihan sırrı tamamen gizlenmiştir.

Çeşitli günahların etkisiyle letaifleri yükselmeyen insanların yüzlerinde ise zulümat görülür. Zulümat nur gibi maddi bir şeydir. Yani soyut bir düşünce değildir. Demir pasını andırır. Kişi şayet günahlara içten bir şekilde gözyaşları ile tövbe edip hak yola girerse, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye başlarsa bu zulümat, rüzgârın etkisiyle bulutların dağılması gibi yok olur. Yüzü hemen nurlanmaya başlar. İnanılmaz bir mucize gerçekleşir.

Biz bu dünyaya imtihan için gönderildik. Üzerimizdeki emanet ise ruhtur. Daha doğrusu, ruhumuzu, letaiflerimizi yüce âlemlere yükseltmektir. Bu da ancak haramlardan kaçınmakla ve Allah’ın emirlerini yerine getirmekle olur. Sonuçta emanet olarak değerlendirilecek olan şeyin ibadetler olduğu anlaşılır. Nitekim Hz. Ali (r.a) de emaneti ibadetler olarak tefsir etmiştir.

-İnsanlar letaifler hakkında neden çok az şey biliyorlar?
Çünkü bunu yüce Allah (c.c.) böyle murat etmiştir. Ayet-i celilede bu konu böyle hükme bağlanmıştır. ‘Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki, Ruh Rabbimin emrindedir. Size bu konuda çok az bilgi verilmiştir (İsra suresi, 85)’

İnsanlar çağımızda genellikle bir ruhlarının olduğundan bile kuşku duymaktadırlar. Psikoloji, psikanaliz, psikoterapi gibi bilimler, disiplinler her ne kadar ruh terimini kullansalar da ruhtan bi-haberdirler. İncelediği, hakkında bilgi verdikleri şeyler, tamamen nefse aittir. Maalesef bu bilimler ve disiplinler ruhu, onun manevi organları olan letaifleri tanımadığı gibi tamamen de inkâr etmektedirler. Bu bilimlerle, disiplinlerle çokça uğraşanların genellikle materyalist, ateist olmalarının temel nedeni de budur. Ruhu inkâr eden Allah’ı da tanıyamaz ve inkâr eder. Bu durum birbirine sebep sonuç gibi bağlıdır.

Nefis bir manyetik güçtür. Dünyaya bağlıdır. Temel içgüdüler (susama, acıkma, cinsel dürtü …) nefsin kendisini gösterdiği alanlardır. Bunlar hayatta birinci plana alındığında insanoğlu hayvanlaşmaktadır. O zaman insanın ruhu zayıflamakta, letaifleri asli işlevlerinden uzaklaşmaktadır.

Nefis kişinin iç dünyasında hakim duruma geçtiğinde ruh ve dolayısıyla letaifler onun emrine girmektedirler. Nefse hizmet etmektedirler. Kişi o zaman imani konularda tereddütçü, kuşkucu, inkârcı bir tavır takınabilmektedir.

İnsanların genelinin sandığı gibi imansızlık, dini konularda inkâr ve kuşku, bilgi ve bilinç eksikliğinden kaynaklanmaz. Günahlardan meydana gelir. Günahlar insanı bu dünyaya bağlar. Kişinin ruhunu, dolayısıyla letaiflerini etkisiz kılar. Onların yükselmelerini engeller. Bu yüzden kişi yavaş yavaş imani konulara şüphe ile bakmaya başlar. Onları kolaylıkla inkâr eder.

Aslında ruh ve onun manevi organları letaifler, hiçbir zaman Allah’ı ve iman esaslarını tamamen inkâr edemezler. Bu durum kişinin iç dünyasında günahlarla çatıştığı için büyük bir sıkıntı ve bunalım meydana getirebilir. Kişi günahları daha rahat bir şekilde işlemek ve onlardan tam bir haz almak için ruhunun ve onun manevi organları olan letaiflerinin sesini susturma yoluna gidebilir. İmani konularda kuşku ve inkâra sapabilir. Bu yönde çevresindeki insanlara çeşitli konuşmalar ve sohbetler yapabilir. Yani kısacası, imani konularda kuşku ve inkâr, bir kendini savunma psikolojisidir. Günahları meşru hale getirmek için iç dünyada yapılan bir düzenlemedir, savunmadır.

Hiçbir insan % 100 bir oranla ve kesinlikle iç dünyasında Allah’ı ve iman esaslarını inkar edemez.
-Letaiflerin çalıştığı nasıl anlaşılır?
Bir mürşid-i kâmile başvuran sofiye günahlara tövbe etme ve biat merasiminden sonra genellikle iki vazife verilir: Zikir ve rabıta. Şayet sofi tövbesinde samimi ise ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeye başlamışsa bu iki vazife hemen kalp bölgesinde etkisini göstermeye başlar. İki üç ay kadar sonra bu bölgede bazı emareler yaşanır. Karnının, hamile bir kadının içindeki bebeğin oynaması gibi, hareket ettiğini müşahede edebilir. Kalp ve letaif noktalarında sertleşme, batma, yanma, acı gibi duyumlar almaya başlayabilir. Ayrıca feyzi hissetme nimetine erişebilir.

Feyz, manevi enerji olarak tarif edilebilir. Rabıtanın amacı buna erişmektir. Mürşid-i kâmil adeta bir enerji kaynağıdır. Rabıta sırasında ondan gelen feyz, kalp bölgesinde somut olarak hissedilir. Yani bu somutluk bir hoş baskı, çekim gibi şeylerle açıklanabilir.

Kalp bölgesi harekete geçtikten sonra zamanla diğer letaif noktalarında sertlik, batma, yanma, acı gibi duyumlar alınır. Bunlar zikrin ve rabıtanın arttırılmasını gerekli kılan işaretleri sayılır. Ayrıca bunlar kalp letaifinden diğer letaifler üzerinde zikre geçmenin belirtisi olarak da düşünülebilir.

Kalp zikrinden sonra gelen letaif zikrini ancak mürşidi kâmil verir.

Bir insanın yalnız başına, mürşitsiz letaif zikrine geçmesi doğru değildir. Zira şeytanların musallatlarına maruz kalabileceği gibi bu tür durumlarda onların oyuncağı da olabilir, ne yapacağını da bilemez.

-Bazı kişiler seneler geçtiği halde neden kalp veya letaif zikrinde bir ilerleme kaydedememekte, herhangi bir hal yaşamamaktadırlar?
Kalp ve letaif noktalarında söylenen ‘Allah’ kelimesinin tesir etmesi, günahlara çokça içten tövbe etmekle mümkündür. Günahların ve onlara tövbe etmenin sonu sınırı ise yoktur. Bir de nefiste yer alan kötü ahlaklara çok dikkat etmek lazımdır. Onları içten çekilecek estağfirullahlarla her zaman temizleme yoluna gitmelidir. Bunlar kibir, ucup, haset, haksız yere öfke (kin), cimrilik, korkaklık, dünyaya ve şöhrete tutku düzeyinde bağlılık gibi şeylerdir. İnsan bunların belirtilerini, kıpırtılarını nefsinde hissettiği zaman zıtları ile hemen onların önünü tıkamalı ve pişmanlık hali ile estağfirullah çekmelidir. Bunlar nefs-i emmarenin huyları olduğu için kolay kolay temizlenemezler. Temizlendiği sanılsa bile mutlaka insan nefsinde izleri her zaman bulunur. İşte bu kötü huylar zikrin kalbe ve letaif noktalarına işlemesine çokça engel olurlar. Senelerce kalp zikri çekip de hiçbir hal yaşamamış kişilerin temel handikabı bu noktalardadır. Bu kötü huyları kalplerinden atamamalarıdır.

Aslında çekilen zikir ile bu kötü huylar eritilir. Ama bu kötü huyların giderilmesi için başka gayretlerin de olması gerekir. Yoksa zikrin kalbe tesiri çok gecikir. Çokça zaman alır.

Tabii günah sayılan her fiil de kalp ve letaif noktalarında çok olumsuz etkilerde bulunur. Bunların çalışmalarını engellerler. Ama sofiler genellikle açıkça yapılan günahlardan uzak yaşarlar, fakat nefislerindeki söz konusu ettiğimiz kötü huyları genellikle unuturlar. Bunların neden olduğu olumsuz etkiyi pek düşünmezler. Ayrıca ileri zikirlerde bulunup da manevi ilerlemesi yavaş olanların da temel eksikliği de bu noktadadır. Tasavvuf yolu daimi tövbe ve istiğfar halini gerekli kılmaktadır. Öyle ki, yapılan ibadetler bile bu cümleden kabul edilmeli, ibadetlerin arkalarından mutlaka Allah’ın (c.c.) şanına yakışmadığı için samimi bir şekilde tövbe ve istiğfar yapılmalıdır. Yoksa bu yolda ilerlemek, istenilen düzeye ulaşmak mümkün değildir.

-Evliya kerametleri nasıl meydana gelir ve neden kaynaklanır?
Bazı insanlar vücutlarını geliştirmek için onca para ve emek harcarlar. Hâlbuki o gelişen vücut ona insani bir meziyet kazandırmaz. Bir gün de ölüp toprak olacaktır. Ruhu geliştirmek ancak onun manevi organları olan letaifleri zikir ve rabıta sayesinde nur ve feyizle beslemekle mümkündür. Normalde her insanın ruhu çok zayıftır. Kendisini nefsin gölgesinde saklar. Pek belli etmez. Yukarıda sözünü ettiğimiz kara sevda örneğinde olduğu gibi durumlarda belli eder. Aşk ruhsal bir olaydır. Şehvet nefsanidir. Bu iki olguyu karşılaştırdığımızda ruh ile nefsi daha yakından tanımış oluruz.

Evliya menkıbelerine baktığınız zaman akıl almaz, gerçeklik ötesi olaylara tanık olursunuz. Bunlara keramet denir. Bazı insanlar gerçeklikle çatışan bu kerametleri inkâr yoluna giderler. Oysa Allah dostları hayatlarında yalan söylemedikleri gibi kendileri hakkında yalan söylenmesine de asla izin vermezler. Bu bakımdan kerametler haktır. Amacı da insanları hak yola çağırmaktır.

Elbette kerameti yaratan yüce Allah’tır. Ama yüce Allah (c.c.) her şeyi bir sünnetullaha göre yaratmaktadır. Sünnetullah ilahi yasalar demektir.

Kerametler velilerin olgunlaşan ruhlarıyla meydana gelmektedir. Dolayısıyla kerametlerin meydana gelmesinde letaiflerin birinci derecede rolleri bulunmaktadır.

Ruh, Allah’tan ilahi bir soluk olduğu için yüce Allah’ın (c.c.) izni ve taktiriyle letaifleri aracılığı ile kerametler gerçekleşmektedir. Kerametlerdeki sır letaiflerde gizlidir.

Letaifler Lahut âlemine yükselip de Allah’ın sıfatları ve güzel isimlerinin gölgelerine ulaştığında çeşitli kerametler için gerekli olan güç ve kudrete sahip olmaktadırlar.

Kalplerde olanı keşfetme, kabirdekilerin ahvalini bilmek, hastalara şifa vermek, suda yürümek, aynı anda değişik yerlerde bulunmak hep Lahut âlemine, yüce Allah’ın sıfat ve güzel isimlerinin gölgesine yükselmiş olan ruh, dolayısıyla letaifler aracılığı ile gerçekleşen ve bilinen belli başlı kerametlerdir.

Tasavvuf yoluna keramet sahibi olmak için değil Allah rızasına ermek için girilir.

-Çakralar ile letaifler arasında bir ilgi var mı?
Budizm, Hinduizm gibi dinlerin başlangıçta hak temele dayanıp daha sonra tıpkı Hıristiyanlık ve Yahudi dinlerinde olduğu gibi bozulduğundan Kuran-ı Kerim söz etmese de akıl ve mantıkla olaya yaklaştığımızda bu dinlerin de temelinin tevhide ve ilahi kitaplara dayanıp daha sonra tahrif edildiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Çakralar ile letaifler aynı konudan söz etmektedirler. Ruhun temel organlarını konu almaktadırlar.

Meditasyon adı altında yapılan uygulamalar ise büyük sıkıntıları ve tehlikeleri taşımaktadırlar. Zira bu uygulamalar şeytanlara davetiye çıkarmaktadırlar. İnsanların itikatlarını bozan pek çok yanlış bilgi bu meditasyonlarda zihinlere farkına varılmadan yerleşmektedir. Daha da kötüsü bir şeytan musallatında bu insanların sığınacağı bir limanlarının bulunamaması, kendilerini savunamamalarıdır. Onların ellerinde oyuncak olup kalmalarıdır.

Bir mürşid-i kamile bağlı bilgili ve bilinçli bir zikir ehlinin, bilgi ve kültürünü artırmak için meditasyon uygulamalarını, çakraları, söz konusu ettiğimiz dinleri incelemesini ve tanımasını tavsiye ederim. Bu, ona ufuk açacaktır. Ama tabii bu da ancak kendi yolunu iyice öğrendikten ve belli bir seviyeye geldikten sonra mümkün olacaktır.

-Nefis letaifinin ve letaif-i küllün vazifeleri nelerdir?
Nefis letaifinin içerisinde insanın halk âlemindeki aslı olan dört unsur (anasır-ı erba) bulunur: toprak, hava, su, ateş. Nefis letaifi aslında bunlardan meydana gelir. Sütün üzerindeki kaymak gibi nefis de anasır-ı erbanın bir çeşit özüdür, bileşkesidir.

Zikir, rabıta, murakabe nefis letaifine de tesir eder. Yerinin iki kaş arası olduğunu yukarıda söyledik. İnsanın beşeri vasıfları, zaafları, günahları hep nefisten kaynaklanır. Nefsi tezkiye etmek, ruhu saflaştırmaktan daha zordur.

Nefis en esaslı şekilde oruç, erbain, hizmet etme gibi ibadetlerle tezkiye olunur.

Nefis genellikle kişinin şahsiyetinde anasır-ı erbasından bir unsurunu belli etmesiyle kendisini gösterir. Tabii herkesin yaratılışı birbirinden farklıdır. Bunda etken olan şey, bu unsurlardan birisinin diğerine göre daha ağır basmasıdır. Tabiatında toprak öğesi ağır basan kişi tembeldir. Çalışma ve ibadet ağırına gider. Korkaktır. Asalaktır. Rahatına ve keyfine düşkündür. Muhafazakârlar genellikle toprak öğesi ağır basan cinstendir. Su öğesi ağırsa dönektir. Verdiği sözleri çabuk bozar. Her renge girer. Kolayca yalan söyler. Münafık tabiatlıdır. Dedikoduya düşkündür. Her devrin adamı genellikle bunlardan çıkar. Hava öğesi ağır basan kişi çok duygusaldır. Hemen kanar. Duygu ve coşkuları ile hareket eder. Hayatı ciddiye almaz. Değişkendir. Dünyasını şarkılar, aşklar oluşturur. Arzularına göre yaşamak ister. Sanatçılar genellikle bunlardan çıkar. Bunların siyasetle hiç alakaları yoktur. Ateş öğesi öfke, hırs, kibir, kin, şehvet gibi durumlara karşılık gelir ki bunlar sahibini cehenneme götürecek kadar tehlikelidirler. Hayatı çok ciddiye alırlar. Daha doğrusu dünya hayatı dışında başka bir yaşamın, ebedi hayatın olacağını pek düşünmezler. Dava adamları genellikle bunlardan çıkar. Yani her insanın yaratılışında bulunan nefis, evrenimizin de, dünyamızın da temelini oluşturan bu dört öğeden oluşmaktadır. Adeta bunların ruhuna nefis denir. Yani toprak, ateş, hava, su kendi doğalarını, özelliklerini insana vererek onda nefis dediğimiz varlığı meydana getirmişlerdir. Bu dört öğe bizi dünyaya, insanlara ve evrene bağlamaktadır. Kişiliğimizin çekirdeğini oluşturmaktadır. Her insanın nefsinde bu dört öğeden bir öğe diğerlerine göre biraz ağır bassa da aslında insan nefsinde bunların her biri belli oranda da bulunmaktadır. Başkalarında gördüğümüz her olumsuz ahlak, davranış bizlerde de tohum olarak mevcuttur. Uygun şartlar bulduğunda hemen nefis içerisinde kendisini göstererek yeşerir, boy atar. Onun için nefis küfür üzere yaratılmıştır. Onun İslam’a girmesi, hidayeti kabul etmesi düşünülemez. Nefis ancak bir mürşid-i kâmilin elinde tövbe alarak zikir ve rabıta ile değişebilir. Mutmainne makamına çıkarak ilahi kanunlara boyun eğebilir. Yoksa düşünce egzersizleri ile kendi ilahlığından asla vazgeçmez.

Nefis zikir, rabıta, murakabe gibi yöntemlerle tezkiye olduktan sonra insanda iyi vasıflar, faziletler görülmeye başlar. Toprak öğesi ağır basan kişide ağırbaşlılık, mülayimlik görülür. Su öğesi ağır basan kişi uyumlu, hoş görülü, anlayışlı bir karakter sergiler. Hava öğesi ağır basan kişiler ise duygusal, empati kabiliyeti güçlü kişiler olarak dikkati çeker. Ateş unsuru ağırlıklı olan kişiler ise hizmet ve dava adamları olarak hayırlara vesile olurlar. Önde koşarlar.

İleri derecede rabıtaya sahip olanların sadatların ruhlarını görmeleri ve onlarla konuşmaları nefis letaifinin tamamen tezkiye edilmesinden sonra gerçekleşmektedir.

Şeytanları görmek ve onlarla konuşmak, nefis letaifinin altındaki letaiflerle (kalp, ruh, sır…) mümkündür.

Letaif-i küll pek çok kerametin, daha doğrusu büyük kerametlerin gerçekleşmesinde rol oynar. Yerinin başın üstü olduğunu yukarıda söyledik.

Allah (c.c.) her birimize son nefese kadar rızası yolunda zikir yapmayı nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

PAYLAŞ
Facebook Twitter Google



muhsin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt   #2 (permalink)
muhsin
Katılımcı Kardeşimiz

Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamları, İşlevleri, Görevleri Nelerdir? (2



Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamları, İşlevleri, Görevleri Nelerdir? (2)
-Çakralar ile letaifleri karşılaştırdığımızda en büyük farklılık nerelerde görülüyor?
Çakralarda iki letaif noktası eksiktir. Bunlar sır ve hafidir. Tabii bu durum dikkat çekicidir. Nedeni ise çok düşündürücüdür: İleri derecede zikir çekenler, letaif noktalarındaki nurları müşahede edenler bir müddet sonra tıpkı güneş gibi bir nur halesi (tecelli-i nur) ile çevrildiklerini görürler. Şayet bu nur halesi olamasa idi, şeytanların musallatlarından kurtulamazlardı. Yani bu nur halesine ulaşmak hayat memat meselesidir.

Tüm letaif noktaları bu nura ulaşmada tıpkı bir çark gibidir. Sistemde rol sahibidirler. Ben kendi tecrübelerimle şunu kavradım ki, sır ve hafi letaifleri şeytanlara karşı büyük mücadele vermektedirler. Bunlar çakralardan sanki usta bir hırsız eli ile çıkarılmış ve sistem dışına konmuş gibidirler. Tabii bu durumdan en çok fayda temin edenler, cinni şeytanlar olmaktadır. Dolayısıyla bu işte onların uzun ellerininin payı olduğunu düşünmekteyim.

Meditasyon o hale getirilmiş ki, artık faydadan çok zarar getirecek bir hüviyete sokulmuştur. Elbette kişi başlangıçta bunları hissedecek halde değildir. O önceleri vücudunda bazı noktalarda hissettiği hoş hallerle avunur. Sonra ileriki zamanlarda, özellikle yaşlandığında öyle hallere düşer ki, bundan kurtulması mümkün değildir. Şeytan musallatları çok korkunç sıkıntılar verir. Tabii modern tıpta bunları tedavi eden bir merci de yoktur. Asıl işin vahim noktası böyle bir arayışa girince zaten ortaya çıkmaktadır.

-Şeytanlar sofilere musallat olmaz mı?
Elbette letaif noktalarını zikirle açan bir sofi de şeytan musallatlarına maruz kalabilir. Bu sık karşılaşılan bir durum olmasa da ara sıra vakidir. Ama böyle şeytan musallatına maruz kalmış bir sofi, her türlü güçlü ve etkili silahla mücehhez bir askere benzer. Şeytanlar ise onun karşısında çok zayıftırlar. Güya sofiye yaptıkları eziyetler, cinni şeytanların zikir, rabıta ve murakabe neticesinde meydana gelen nur ve feyz karşısında yaşadıkları eziyetin yanında binde birdir.

Şeytan musallatlarının pek çok değişik biçimi vardır. Maalesef böyle bir sıkıntıya düçar olanlar, baştan olguyu bir türlü kavramak istemiyorlar. Böyle bir musallattan sihirli bir sözle, duayla, ayetle, sure ile; iyi bir hocaya verecekleri para ile kurtulmak istiyorlar.

Halbuki bu yollarla elde edecekleri şifa geçicidir. Asıl kesin kurtuluş yolu, kendini güçlü kılmaktır. Bir mürşid-i kamile bağlanarak kalbini ve letaiflerini nurla ve feyzle beslemektir.

Sultani zikirle insan vücudunu bu cinni şeytanlara karşı bir kale durumuna getirebilir. Sultani zikir, bütün vucudun titreşimdeki cep telefonu gibi Allah’ı zikretmesidir. Hücrelerinde bu zikri algılayan sofi dilini damağına yapıştırıp onlarla beraber gizli zikre devam ederse sultani zikir yavaş yavaş tüm vücuda hakim olur. Artar, gelişir. Cinni şeytanların duman biçiminde vücudu ve letaifleri sarmasını engelleyebilir, onlardan kendisini kuratarabilir. Bu sırada nefes tutmanın, bu gizli zikri nefes tutarak yapmanın faydası ise çok büyüktür. Cinni şeytanların dumanlarını, yani kendilerini dağıtır.

Sofiler böyle bir musallat anında rabıtalarını, zikirlerini, murakabelerini artırma yolu ile bir rahatlığa ererler. Bunun dışında şeytanlarla mücadeledeki her yol batıldır. Çıkmaz bir sokaktır. Esassızdır.

Şunu da özellikle belirteyim ki, tembel bir sofi (zikrini, rabıtasını, murakabesini biraz ihmal eden) bile şeytan musallatları nedeni ile büyük sıkıntılara öyle pek düşmez, yani halk tabiri ile öyle kafayı yemez. Böyleleri genellikle cinni şeytanların dişilerine karşı uçkurlarını tutamadığı için manevi olarak pek ilerleyemezler. Yerlerinde sayıp dururlar veya yavaş yavaş geriye giderler. Bazı sıkıntıları da çekebilirler. Yani cinni şeytanlar tembel sofiyi zinayla etkisiz hale getirmeye çalışırlar. Bir de ibadetler sırasında üzerine biraz ağırlık verirler. Bunu yaparken de sofinin üstündeki nurdan ve feyizden dolayı cinni şeytanlar büyük acılar çekerler. Fakat bu tembel sofiler, ruhsal sağlıklarını yitirip de öyle akıl hastanesine falan düşmezler hiçbir zaman Allah’ın izniyle. Ben bu yaşıma kadar da böyle bir hadise duymadım. Tembel sofiler ara sıra zikre, rabıta ve murakabeye sarılarak biraz kendilerine gelirler, şeytanların olumsuz durumlarından kurtulurlar, ama nefisleri tam olarak ıslah olmadığı ve onlarla zinaya karşı büyük bir zaaf içinde bulundukları için bir kısır döngünün içerisine de girebilirler.

Asıl cinni şeytan musallatlarında büyük tehlike, böyle tasavvuf yolundan habersiz insanlarda olmaktadır. Onlar tıpkı bir askerin silahlarından mahrum olduğu zaman yaşadığı gibi, şeytanların karşısında büyük bir sıkıntı duymakta, adeta onların ellerinde oyuncak olmaktadırlar. Tabii cinni şeytanlar herkese musallat olmazlar. Genellikle bu dediğim kesim, hayatlarında büyük bir travma (ruhsal acı) yaşarlar: Boşanma, yakınların ölümü, dayak, iş ve büyük para kaybı gibi beklenmedik hadiseler… cinni şeytanları harekete geçirir, bu durumdaki bazı ruhsal açıdan zayıf kişilere musallat olabilirler. Onların bazı bozuk itikatlarını iyi bildikleri, özellikle tasavvuf yoluna giremeyeceklerini de anladıkları zaman insan soyuna karşı bütün kinlerini bu zavallılara kusarlar. Onları kelimenin tam anlamıyla deli divane yaparlar. Akrabaları, tanıdıkları yardım için onları o veya şu hocaya götürürler ama dökme su ile değirmen dönmez. Böyleleri nurdan, feyizden tamamen mahrum oldukları için pek şifaya da kavuşamazlar. Çoğu kendilerine deli denmemesi için zamanla sıkıntılarını saklama yoluna giderler. Bu yolu tutarlar. Kol kırılır yen içinde kalır, hesabı ile kendilerini kurtarmaya, akıl hastanesine düşmemeye çalışırlar.

Tasavvuf yolunun gayesi, nefsi ıslah etmektir. Her türlü kötülüğü, şerri barındıran nefsi en az Allah’tan razı olan bir makama yükseltmektir. Zikir, rabıta, murakabe her ne kadar letaifleri çalıştırıp besliyor, güçlendiriyorsa da bu gelişen ruh, dolayısıyla letaiflerin gayesi de nefsin derecesini yükseltmek, onda güzel ahlakı meydana getirmektir. Çünkü tasavvufta asıl olan şey, ruhu ve letaifleri tasfiye etmek değil nefsi tezkiye kılmaktır. İnsan bu dünyada nefsi ile imtihan edilmektedir. Ruh ve letaifler yüce makmalara ulaşabilir ama nefis günhaların, kötü ahlakların, dünyaya bağlılığın elinde esirse bu durum kişiye dini açıdan bir şey kazandırmış olmaz. Böyle bir kişinin tasavvuf yolunda elde ettiği şey de koca bir sıfırdır.

Nefis Allah’tan razı olduğunda Allah da o nefisten razı olmaktadır. Böyle yüce bir makama eren kişiye ise hiç bir olumsuz hadise tesir etmemektedir. Başa gelen her türlü bela ve musibet (boşanma, yakınların ölümü, dayak, iş ve büyük para kaybı gibi beklenmedik hadiseler…), günahlarının neticesi veya imtihan sırrı olarak yüce Allah’tan (c.c.) bilindiği zaman travmatik bir etki yapmamaktadırlar. Bilakis nefsi; ruhu, letaifleri güçlü kılmaktadır.

Sabır, en büyük şifa kaynağıdır. Hadisi-i şerife göre imanın da yarısını teşkil etmektedir. Olumsuz hadiseler karşısında sabreden ve bu hadisenin asıl yaratıcısı olarak Allah’ı gören bir mümin, cinni şeytanlara müdahale için hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Sabrın üstüne bir de Allah’tan razı olma durumuna ermişse, bu kutlu nefis artık büyük bir manevi güce erişmektedir. Şeytanlar böyle nefis sahiplerine zarar veremeyeceklerini anladıkları için onlardan genellikle kaçarlar. Onlarla pek uğraşmak istemezler. Çünkü onlar karşısında vesveseleri bile etkisiz kalmaktadır. Bu durum onları büyük bir çaresizliğe, yenilgi duygusuna sevk edip deli divane kılar. Cinni şeytanlar da genellikle kafayı bu sebepten yerler. Evliyalar bazı şeytanların böyle bir nefisten etkilenerek İslam yoluna girdiğini söylemişlerdir.

-Letaifler ile rabıtanın İlişkisi nasıldır?
Kişi rabıta kurduğu anda yani mürşidini düşündüğünde ruhani bir ilişkiye girmektedir. Aslında kimi düşünürseniz onunla ruhani bir temasta bulunuyorsunuz demektir. Rabıta sırasında ruhun manevi organları olan letaifler, harekete geçmekte, mürşidin letaifleri ile temas kurmaktadırlar. Tıpkı kabloların birbirine bağlanması gibi bir durum oluşmaktadır. Mürşidin olgunlaşmış letaiflerinden feyz ve nur, rabıta yapan sofiye intikal etmektedir. Birleşmiş kaplardaki suyun az veya boş bulunan kaplara dengeli dağılması gibi fiziksel bir yasaya bağlı olarak rabıtada da feyz mürşitten rabıta yapanlara dağılır. Bu intikal derecesi rabıtanın kuvvetine göre az veya çok gerçekleşmektedir.

Manevi rabıtada şeyhin sureti zihinde canlandırlımaz. Yanınızda veya karşınızda olduğu varsayılır. Bunun için bu rabıta türü, en az enerji ile yapılanı ve en çok fayda getirenidir. Bu yoldaki kişiler bu rabıtayı her işlerinde kolaylıkla yapabilirler.
Tasavvuf yolunda en büyük kazanç rabıtadadır. Rabıtanın sırrını anlayan, kalbine ve letaiflerine feyzin (manevi enerji) ulaştığını hisseden sofiyi yükselmekten ve ileri gitmekten, yüksek makamlara ulaşmaktan hiçbir şey engelleyemez.

-Kişi tasavvuf yoluna girmemişse kıldığı namaz ve kendince çektiği zikirlerle letaifleri çalışmaz mı?
Elbette bir insan Müslümansa kıldığı namazlarla ve diğer ibadetleri ile letaiflerini canlı tutuyordur ama onları tasavvuftaki anlamları ile çalıştırmak kolay değildir. Bunun için mürşid-i kamilin rabıtası ile zikre ihtiyaç vardır. Yani roket özel bir benzinle çalışıyor. Araba benzini ile bu iş gerçekleşmiyor.

Elbette bir Müslümanın letaifleri nurdan ve feyizden nasipsiz değildir. Belli bir hızla da olsa yükselmektedir.

Letaiflerin Allah’a, emir alemine ulaşması kolay bir şey değildir. Tasavvuf yolundaki insanların belki yüz binde biri bile bu nimete erememektedirler. Ki onlar bir Müslüman olarak günlük ibadetlerinden başka vakitlerinin yarısını, hatta yarısından çoğunu ibadetlere ayırdıkları halde bu nimete ulaşamamaktadırlar.

-Freud’un bulduğu bilinçaltı ile letaiflerin ilişkisi nelerdir?
Freud’un buluduğu biliçaltı öyle kapalı bir kutu ki, içinde pek çok şeyi barındırmaktadır. İnsanın özellikle nefis gerçekliği, içgüdüler bu kapalı kutuda baş köşededir.

Şeytanı kabul etmeyen çağdaş insan bilmeli ki, bu baş köşede bulunan nefsin hemen yanında o oturmaktadır. İnsanın aklına gelen şarkıların çoğu bile şeytanların can sıkıntısından neş’et eder. Aklımıza sanki bizim düşüncelerimizmiş gibi gelen şeylerin büyük çoğunluğu, bu şeytan vesveseleridir.

Yanında şeytanı olmayan bir insansa yoktur. Hadis-i şeriflerde her Müslümanın mutlaka yanında görevli bir şeytanın bulunduğu belirtilmektedir.

Ruha, dolayısıyla letailere gelince onların bilinçaltında yerleri pek hissedilmez. Yani bilinçaltında onların bir yerleri vardır ama sesleri nefsin ve şeytanların gürültüleri arasında kaybolur gider. İnsanlar ruhun temel ihtiyacının nur ve feyz olduğunu bilse de bu bilinç pek onları harekete geçirememektedir. Bunun için günahlardan uzak durmak ve ibadetlere yönelmek insanlara ağır gelmektedir. Nefsin ve şeytanların insana dayattıkları hayvanlar gibi yeme, içme, cinsel ihtiyaçları karşılamayı birinci plana sokan yaşam görüşü daha cazip görülmektedir.

Elbette yüce Allah (c.c.) insanı çok mükerrem yaratmıştır. Meleklerin ilhamını ondan esirgememiştir. İmani, dini konularda insanı rahatlatan düşünceler hep onlardan gelir. Ayrıca hayır işlere teşvik hususunda içimize doğan düşünceler de hep meleklerin ilhamı iledir. Bu meleklerin ilhamı da herkese verilir. Kimse bundan yoksun kılınmaz. Yüce Allah’ın (c.c.) imtihan sırrında sunduğu büyük bir manevi ikramdır bu. Ama insanların büyük çoğunluğuna bu ilham edilen şeyler, ağır gelir. Onlara pek kulak vermezler. Nefis ve şeytanların yollarından giderler. Hak yola karşı ya savaş açarlar ya da o yolu eğip bükmeye gayret ederler.

Aslında insanoğlu öyle kendiliğinden düşünen bir mahluk değildir. Bir kıvılcım olur şeytanın vesvesesinden, meleğin ilhamından veya nefsin manyetik etkisinden kaynaklanan. İnsan da farklı şeyleri karşılaştırmaya, düşünmeye o zaman başlar. Hak ve batıl arasındaki bir noktada bir seçime zorlanır.

Kısacası bilinçaltı tam bir kaostur. Kuran-ı Kerim’in hükümlerini, peygamberimizin (s.a.s) sünnetini, kısacası ehl-i sünnet itikadını temel almadıkça bu karışılıktan çıkmamız, kurtulmamız, ayağımızın kaymaması mümkün değildir.

-Vecd, sekr (manevi sarhoşluk) halleri ile letaiflerin ne gibi ilgileri vardır?
Yüce Allah (c.c.) imtihan sırrı gereği zıtları yaratmıştır. Cinsel ihtiyaç evlilik gibi helal bir yolla da giderilebilir, zina gibi haram bir yolla da.

İçkinin, uyuşturucu maddelerinin insan sağlığında ve toplumsal hayatta ne kadar büyük yıkımlar doğurduğunu bilmeyen kimse yoktur. İnsanlar neden bunlara yöneliyorlar? İnsanları bunları kullanmaya iten temel güdü nereden kaynaklanıyor? Evet, insanlar kendilerinden geçmek istiyorlar. Bu onlara büyük bir haz veriyor. Bu istek ruhlarından, dolayısıyla letaiflerinden geliyor. Ama böyle şeytanların elindeki sıvılarla ve maddelerle gelen haz ruhu bulandırıyor da. Hastalandırıyor da. Yani verdiği hazzı değişik yollarla insanların burnundan fitil fitil çıkartıyor. Öyleyse bu yolun meşru bir şekilde karşılanması gerekiyor. Yüce Allah (c.c.), her negatife karşılık bir pozitif kutup, haram olan her şeyin yerine helalini de yüce hikmeti gereği bizlere çeşitli nimetlerle sunmuştur.

İbadetlerdeki huzur hali, ruha bu manevi vecd ve sekr halini çok kısmi ölçüde vermektedir. Ama bu oran tabii günlük ibadetlerde çok düşüktür. Tıpkı kolanın içerisindeki kakoin maddesindeki oran gibi. Ama tabii bu oran, yani sekr ihtiyacı insanların büyük çoğunluğu için yeter de artar bile.

Bazı insanlar ruhsal yapıları gereği kendinden geçmeye çok eğilimlidirler.

Tasavvuf yolunda ibadetler arttığı için letaif noktalarında vecd ve sekr halleri kendilerini gerçek manada göstermeye başlar.

Bu yola yeni girdiğimde önce kalbimden feyz almaya başladım ve bunu gözümde çok büyüttüm. Hoş bir duygu yaşıyordum ibadetler sırasında. Sonra göğsümdeki beş letaif noktası sırasıyla açıldı ve ben bu noktalarda, göğüs kafesinin bütününde aldığım feyzle namaz kıldığımda adeta kendimden geçiyordum. Bundan öte bir zevk yoktur sanıyordum. Kabe tarafından gelen büyük ve hoş bir basınç (feyz), adeta göğsümü eziyordu. Bu durum zikir ve rabıta sırasında da meydana geliyordu. Bu soyut bir zevk değildi, etimle canımla yaşadığım somut bir zevkti. Sonra kafa üzerinde açılan letaif noktaları ile ilahi feyzi algılayınca öncekiler gözümde çok küçüldü ve sofilerin ‘ilahi sarhoşluk’ tabiri ile ne anlatmak istediklerini daha iyi anladım. Yaşadıkları şeyin gerçekten çok hoş bir sarhoşluk hali olduğunu derinden kavradım. Elbette bu, hem çok güzel bir sarhoşluk hem de çok büyük bir ayıklık halidir. Bu halin şeytanların ellerindeki içki ve uyuşturucu içme ile elde edilen halle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Aslında insan ruhu, dolayısıyla letaifleri hayatta bu büyük zevki aramakta, yaşamak istemekte, ama şeytanların ellerindeki içkilerden ve uyuşturucu maddelerden bunu bulamamakta, bir zaman sonra büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak büyük bir ruhsal yıkıma gitmektedirler. Bazıları bunun için aziz ömrü içki ve uyuşturucu içerek çürütmektedirler. Hem kendilerine hem çevrelerine büyük maddi ve manevi zararlar vermektedirler.

Mevlana’nın (k.s) dediği gibi imanın amacı, tamamen zevktir. Kelimenin tam anlamıyla kendinden geçmek, ilahi aşk yolunda sarhoş olmaktır. Ama tabii iman ağacının büyümesi, meyve vermesi çok geç olmaktadır. Bir ömür genellikle yetmemektedir. İnsanların büyük çoğunluğu için bu kutlu iş ahrete kalmaktadır. Bazılarına, çok az kişiye dünyada iken bu işin zevki tattırılmaktadır.

-İnsanda sadece bilinen letaifler dışında başka letaif noktaları var mı?
Evet, insanın pek çok yerinde letaif noktaları vardır. Özellikle ellerin içerisinde bulunanlar dikkate değerdir. Zikirle uğraşan insanların genellikle bu letaif noktaları açıktır. Bazıları bunu hissederler. Çoğu da bilmezler. Bende ilk açılan letaif noktası olduğu için bunun en önce açılan letaif noktası olduğunu düşünüyorum.

Bu letaif noktaları kişiye özel değildir, isterse her insan zikirle bu ellerdeki letaif noktalarını açabilir.

Dua ettiğim zaman ellerimin üzerine çok büyük bir ağırlık biner. Bu, duadaki samimiyetim ve duanın uzunluğu ölçüsünde artar. Sanki kilolarca pamuk gibi yumuşak ama ağır bir yük (feyz), avuçlarımın içerisine dolar ve orada taşmaya, sonra da oradan bütün vücudumu kaplamaya başlar.

Bu letaif noktası açıldığında herhangi bir yaraya, ağrıyan yere tutulduğunda ısındığı müşahede olunur. Bu ısı sanki çok yüksek derecelerde gibi olur. Eller resmen yanmaya başlar.

Bazı insanlar elerinde hissettikleri bazı duyumlara binaen ‘Biyoenerjiye sahibim.’ diye bu işi bir mesleğe, para kazanmaya dönüştürmüşlerdir. Ben şahsi kanaatimle gerek kan verme gerek organ nakli olsun insan vücuduna yüce Allah’ın (c.c.) karşılıksız olarak verdiği şeylerin satılmasını dini açıdan doğru bulmuyorum. Bu işlerin Allah (c.c.) rızası için yapılması gerektiği kanaatindeyim. Kendim 25 yıldır her sene kan bağında bulunurum. Bunu adet haline getirmişimdir. Bu, hem sağlığım için faydalı bir şeydir, hem de bir hayat kurtarmanın sevabını bana kazandırmaktadır.

Biyoenerji de yüce Allah’ın (c.c.) insana verdiği bir nimettir. Bunun ticareti hoş bir şey değildir, her şeyden önce insan vicdanına terstir. Dini açıdan da sakıncalı görmekteyim. Şifayı veren yüce Allah (c.c.) senin elini vesile kılmışsa, bundan daha büyük bir nimet olabilir mi? Karşı taraftaki insan da, yani hasta da, gerçekten böyle bir elden şifa aldığına inanıyorsa, bu işin de Allah rızası için yapıldığını da görmüşse, ondan gelecek bir dua hiç paraya değişilebilinir mi?

Gerçekten elden gelen bu biyoenerji şifa veriyor mu? Evet, yüce Allah (c.c.) bunu şifa için vesile kılabilir. Ama bunu para ile yapan kişilerde o güçte bir biyoenerji olacağı bana pek makul gelmemektedir. Diğer letaiflerin çalışması ile ellerdeki letaifler ancak istenilen ölçüde bir seviyeye gelebilir. Çünkü letaif noktaları bir bütündür, ruhun temel organlarıdır. Birbirleri ile güçlü bağları vardır. Birindeki bir olgunlaşma diğerlerini de etkilemekte, her biri insicamlı bir şekilde gelişmektedirler. Yoksa ellerde hissedilen ufak tefek karıncalanma, yanma, batma ile bu ellerin letaiflerinin şifa verecek kapasiteye ulaşmalarını imkânsız görmekteyim. Daha doğrusu bir insanın baştan sona bütün letaifleri çalışmadıkça, nur ve feyz kaynağı kesilmedikçe, yani ilahi nurları veya nuru gözlerini kapadığında görmedikçe insanlara şifa dağıtacağına inanmıyorum. Bu seviyeye ulaşan kişi ise, ne gariptir ki, insanlara şifa için pek ellerini kullanmamaktadır.

Bir diğer letaif noktası da bizzat gözlerin içerisindedir. Nazar, nefis letaifinin (nefs-i emmarenin) kötü bir ışınıdır. Bu herkeste az çok vardır. İnsan kibirle haset ettiğinde bu nazar üst seviyeye ulaşır. Bu nefis terbiye edilip en az mutmainne makamına erişirse o zaman gözlerden büyük bir şifa kaynağı akmaya başlar. Mürşitlerin, veli kişilerin hoş bir nazarlarına ermek çok büyük bir nimettir, devlettir. Bunun kıymetini tarif etmek mümkün değildir. Tabii bunun için önce onların gönüllerini alacak bir şeyler yapmak, sonra da onların hoş nazarlarını üzerimize celbetmek gerekir. Bu gözlerden gelen şifa kişinin maddi ve manevi her derdine, dert olarak gördüğü her şeye deva olabilir. Ellerden gelen şifa bir lira değerinde ise bu gibi zatların gözlerinden gelecek şifa milyon değerindedir. Bir de her türlü müşküle, probleme uygun düşer. Tabii bu hoş nazar herkese pek kısmet olmaz.

Mürşit gönülden isterse bir nazarla uygun olan müridini yüce mertebelere eriştirebilir.

Mürşitlerin, veli kişilerin kötü nazarla bakmaları ise büyük yıkım, uğursuzluk ve ölüm getirir.

-Rüya ile letaiflerin ilişkisi nedir?
Rüyayı ruh letaifleri aracılığı ile görür.

Rüyanın çeşitleri vardır: Şeytani, nefsani, hak.

Şeytani rüyalar, şeytanların letaiflere aynı kelimeleri uyku süresince fısıldamaları ile görülür. Bunlar genellikle kaygı veren veya cinsel içerikli rüyalardır.

Nefsani rüyalar, hak rüyalarla genellikle karıştırılır. Çünkü nefsani rüyada aynı rüya defalarca kez görülebilir. Bu yüzden hak rüya sanılabilir. Nefis isteğinde hep ısrarlıdır. Örneğin evlenmede çeşitli problemleri olan genç kızlar, hep aynı türden rüyalar görerek gerçek hayatta yaşadıkları veya karşılaştıkları problemleri rüyalarında dile getirirler.

Freud, nefsani rüyaları başarılı bir şekilde analiz etmiştir.

Hak rüyalar ise gerçekleşir. Gelecekten haber verirler. Amaçları imanı, özellikle kadere imanı güçlendirmek ve tahkiki seviyeye ulaştırmaktır. Allah’ın (c.c.) büyük bir hediyesidirler. Hadis-i şerife göre, nübüvvetin 46’da birisidirler. Herkese nasip olmaz. Nefsini biraz temizlemiş kişilere görmek müyesser olur.

Nefis tezkiye olduğunda letaifler, misal alemine yükselerek levh-i mahfuza ulaşmakta, orada geleceğe dair malumattan haber almaktadırlar.

Yüce Allah (c.c.) rızası dahilinde, ehl-i sünnet inancı doğrultunda yaşamayı ve ölmeyi nasip eylesin. Ayaklarımızı kaydırmasın. Âmin.
Muhsin İyi.




muhsin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt   #3 (permalink)
muhsin
Katılımcı Kardeşimiz

Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamları, İşlevleri, Görevleri Nelerdir? (3



Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamları, İşlevleri, Görevleri Nelerdir? (3)
Letaiflerin yükselmesi sırasında bazı duygusal ve ruhsal durumlar yaşanır. Bunların bilincinde olmak veya bu konuda bilgilenmek kişiye çok şey kazandırabilir.

Letaiflerin başında bulunan kalp letaifinin yükselmesi sırasında yaşananlar ilgi çekicidir: Kişi günahlara tövbe edip bir mürşid-i kâmilden zikir ve rabıta alır almaz büyük bir değişim yaşar. Bu yoldaki samimiyetine göre bu hal derinleşir. Sürekli ağlar. Geçmişte yapmış olduğu günahları, kaçırdığı ibadetleri düşündükçe gözyaşı döker. Öyle ki, her şey onu bir hüzne götürür. Ağlatır. Gözyaşları sel olup akar gider. Gece ibadetlerine ve yalnızlığa önem verir, bu sıralarda da sürekli ağlar. Aslında bu ruhsal durumun nedeni, görünüşte o veya şu etmen olsa da, hakikatte kalp letaifinin Allaha (c.c.) doğru manevi bir yolculuğa çıkmasıdır.

Bir genç kız düşünün, evlenip baba evinden koca evine gidecek. Bu kız asıl kalıcı olduğu, ait olduğu yere gitmesine rağmen ağlar. Hüzünlenir. Kalp letaifi yükselen birisi de bunun gibidir. O bu fani dünyadan asıl geldiği, ait olduğu yer olan emir âlemine doğru manevi olarak sefer ederken böyle bir hüzün duygusu içerisinde bulunur ve daima ağlar. Bu ne mübarek bir ağlamadır!..

Kalp letaifinin yükselmesi ile oluşan bu ağlama çok kutsaldır. Hadis-i şeriflerde kast edilen ağlamanın bu çeşit olduğunu düşünmekteyim. Bilindiği üzere Allah (c.c.) için ağlamanın günahları sildiği, bu kişilerin ahrette, tekrar diriliş gününde arşın gölgeliği altında bulunacağı peygamberimizin (s.a.s) hadis-i şeriflerinde belirtilmektedir.

Bakıyorsunuz, insanlar bir aylık tatil için bütün yıl çalışıyorlar, bir şeyler biriktiriyorlar. Onu da o veya bu tatil beldesinde yiyip bitiriyorlar. Bu onlara elbette iyi geliyor. Biraz onları sakinleştiriyor. Çünkü insanda seyahat etme, yeni mekânlarda bulunma ruhsal bir güdüyü doyurmaktadır. Bu güdü aslında ruhun temel organları olan letaiflerin yükselme ihtiyacından gelmektedir. Fakat bu tür dünyevi ve nefsanî bir yolla meydana getirilen durum, yani seyahat etme ve tatil yapma, ruhu ve letaifleri biraz sakinleştirse de tatmin etmemektedir. Ruh ve onun manevi organları olan letaifler, böyle nefsanî ve dünyevi seyahatlerle, tatillerle asla gerçek anlamda tatmin olamazlar. Daima bir arayış içerisinde bulunurlar. Onlar, iç dünyada meydana gelen pozitif değişikliklerle, hususiyle tövbe ile bir mürşid-i kâmile bağlanıp zikir, rabıta, murakabe gibi yollarla bir manevi yolcuğa çıkıp makamları kat etmesiyle ancak hakiki bir doyuma ulaşırlar.

Evet, insanın letaifleri, hususiyle kalp letaifi derin bir ağlama ihtiyacı içerisindedir. Bazı insanlar, bazen ruhlarının derinliklerinden gelen bu ihtiyacı hissederler, ağlamak isterler, ama niçin gözyaşı dökemediklerini, ağlayamadıklarını bir türlü çözemezler. Bunun için haklı olarak manevi dünyalarında içerisinde bulundukları sıkıcı iklimden ayrılmak, göçmek isterler. İyi bir tatilin kendilerine güzel geleceğini düşünürler. Aslında aradıkları şey, iç dünyada yaşamak istedikleri bir iklimdir. Seyahattir. Ağlamaktır. Hüzünlenmektir. Ama bunu bir türlü akıl edemeyip dış dünyadaki seyahat ve tatillerle geçiştirirler. Neşelenmeyi, doyasıya nefsanî zevkleri yaşamayı hayal ederler. Bunun kendilerine iyi geleceğini sanırlar. Böylelerinin evleri ve iş yerleri kendilerine dar gelir. Buralarda boğulur kalırlar. Seyahatlerle, tatillerle kendilerine geleceklerini düşünürler.

Hâlbuki iç dünyada meydana gelen olumlu bir değişim ve kalp letaifinin yükselmesi ile meydana gelen bir hüzün ile gözlerin yaşarması, binlerce kez yapılacak seyahatlerden ve tatillerden ruhsal dünyaya daha iyi bir etki yapacaktır. Ruhsal dünyayı hoş bir iklime sokacaktır. Böylelerinin herhangi bir seyahate ve tatile de ihtiyaçları yoktur. Hapishane bile onlara cennetten bir bahçe gibi gelir. Böyle birisi gerek evinde gerekse iş yerinde hoş bir duygusal durumla büyük bir genişlik ve rahatlık yaşayacaktır. Asıl seyahat ve tatil letaiflerin emir âlemine yükselmesi ile gerçekleşir. Diğer seyahat ve tatiller yalancı emziklerin çocukları uyutması gibi bir anlama sahiptir. Gerçeklikleri yoktur.

Dış dünyada olan bir şeyin iç dünyada olan bir şeyle mukayesesi mümkün müdür? Elbette aslolan iç dünyada gerçekleşen olgudadır. İç dünyadaki bir seyahat ve tatil, ruhsal dünyada dış dünyada gerçekleşen binlerce seyahat ve tatilden daha evladır, daha etkilidir.

Hz. Mevlana Mesnevisini kaleme almadan önce girişteki on sekiz beyti inşa etmiştir. Mesnevinin bu ilk on sekiz beyti adeta tüm mesnevinin bir özeti gibidir. Bu beyitlerde neyin hikâyesi konu edinilir. Ney hakikatte insan-ı kâmili sembolize eder. Neyden murat, bu dünyada hakikate ulaşan, ruhunu, letaiflerini Allaha ulaştırıp döndüren ve yeryüzünde bazı esma-i hüsnası ile Allahı temsil eden olgun insandır. Neyin asıl vatanı kamışlıktır. Daima orayı özler. Bunun için hüzünlü bir ses çıkar ondan. İnsanın da asıl vatanı emir âlemidir (ruhlar, melekût, lâhut âlemleri). İnsan bu dünyada gurbettedir. Bunun bilincinde olabilmesi için ney gibi bir olgunluğa sahip bir insanla aşina, dost olması, sonra da ruhunu ve letaiflerini emir âlemine yükseltmesi gerekir.

Letaiflerin yükselmesi ile kendisini gösteren özgün bir başka durum, halet-i ruhiye ise, dünyaya değer vermemektir. Aslında insan nefsi dünyaya karşı çok açgözlü olarak yaratılmıştır. Kimseye karşılıksız olarak bir şey vermemek üzere dizayn edilmiştir. Tabii bu bir imtihan sırrıdır. Zekât insan doğasına, yani nefsine aykırıdır. İnsan zekâtını verirken kendisini aşmakta, nefsinin üzerine çıkmaktadır. Hayvanlarla ortak olan bencil doğasından uzaklaşmakta, gerçek bir insan olmaktadır. Varoluşunu ispat etmektedir. Çünkü nefsine rağmen, onu aşarak diğer bir insana Allah rızası için bir şeyler vermektedir. Bu durum, insanın tabiatını, nefsini göz önünde bulundurduğumuz zaman adeta bir mucizedir. İşte letaiflerin yükselmesi ile bu türden bambaşka bir mucize daha gerçekleşmektedir: O kişi dünyaya değer vermemeye, dolayısıyla gözünü kırpmadan elinde uvucunda nesi varsa Allah rızası için vermeye başlar. Tabii bu durum yukarıda bahsedilen ağlama, hüzünlenme gibi bir hal olduğundan ileride geçebilir. Ortadan kalkabilir. Bu hal yüzünden elden çıkan mal mülke karşı kişide ileride bir pişmanlık meydana gelebilir. Dolayısıyla tasavvuf yolundaki kişilerin böyle bir hal neticesinde ileride pişman olmamak için daha dengeli ve ılımlı infakta bulunmaları daha doğru bir hareket tarzıdır. Zekât bir itidal, orta yoldur. Bunu ölçü alarak, yani biraz artırarak hareket etmek daha sağduyulu bir hareket ve istikamettir.

Böyle, bir anda malın mülkün hepsinin veya önemli bir kısmının infak edilmesinin gerçek nedeni, kişinin letaiflerinin yükselmesi ile dünyaya değer vermemesi ve bunun için Allaha olan aşkını ve sevgisini ispat etmek istemesidir.

Hz. Ebubekirin (r.a) malının tümünü, Hz.Ömerin (r.a) malının yarısını infakta bulunmaları hep böyle bir hal neticesi olmuştur. Yoksa insanın elinden malını, mülkünü almaya kalksanız canını verir de yine de beş kuruşunu kimseye vermeye razı olmaz. Letaifler yükselmeye başlayınca bu dünya, dolayısıyla mal mülk gözden düşer. Öyle ki, kişi ona hiçbir değer vermez. Dağıtıp savurmak, ondan adeta kurtulmak ister. Sanki göklere yükselmeye bunlar maniymiş gibi bir hal yaşanır.

Eskiden tarikatlara başvuranlara şeyh efendiler, sanki ölmüşler gibi mal mülklerini mirasçılarına taksim etmelerini emir buyururlardı. Bu durum onların letaiflerinin kısa zamanda yükselmelerine olumlu bir katkı sağlardı. Bizleri dünyaya bağlayan en önemli bağlar, mal ve mülktür. Bunları elde etme, elde tutma, artırma arzusudur. Bu tür arzular letaiflerin yükselmesi ile çatışır. Çünkü ilgili arzular insanı dünyaya bağlarken letaifler dünyayı aşmaya, emir âlemine yükselmeye çalışırlar. Bu yüzden bunlardan birisinin tercih edilmesi gerekir.

Aslında önemli olan mal mülkün gönülde yer etmemesidir. Bunlardan ne kadar çok olsa da gönülde yer etmedikçe letaiflerin yükselmesine bir zararı olmayacaktır. Ama bunu gerçekleştirebilecek kişi çok azdır. Bunların gönülde yer etmemesi için zekâtı, sadakayı artırmak gerekir.

Malının zekâtını vermeyen kişinin ruhu ve letaiflerinin yükselmesi şurada dursun maddeye, dünyaya bir daha kopmamacasına kök salar gider. Bu da, Allah (c.c.) bizleri korusun, küfürle ölmeyi netice verir.

Letaifleri yükselmeyen kişiler, bu dünyaya çakılıp kalırlar. İnsan olma, hususiyle insan-ı kâmil olma seviyesine ulaşamazlar. Materyalist olurlar. İçgüdülerinin sınırları içerisinde kalırlar. Bu dünyaya taparlar. Mal mülk ilahları olur. Yasin suresinde bu tür kişilerin infak ve fakirlere yardım meselesine bakış açılarını birlikte okuyalım: Onlara Allahın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın dendiği zaman o kâfirler, müminler için şöyle derler: Allahın dilediğinde doyurabileceği kişiyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz? Materyalist zihniyet sadakayı, zekâtı, fakirlere yardımı içerisinde bulunduğu durum gereği bir sapkınlık olarak algılar. Onun için ayetteki ifade bir durum değerlendirmesidir. Çünkü letaifler dünyaya, mala mülke daldığı için onu ilah olarak kutsarlar. Onların zarar görmemesini arzu ederler. Onları başkalarına karşılıksız vermek bu tür kişiler için mümkün olamaz. Eğer onlarda başkalarının hakları olsaydı, Allah onlara bunları verirdi diye bir mantık ve düşünce tarzı üretirler. Komünizm, materyalizmin bu acımasız yüzünü gizlemek, deşifre etmemek için icat edilmiştir. Bütün üretim araçlarının devlete teslim edilip insanların çok sınırlı mal ve mülke sahip olarak materyalist kalmaları için icat edilmiş bir düzenin adıdır komünizm.

İnsanların büyük çoğunluğunun ruhsal sorunları, letaiflerinin yükselmemesinden kaynaklanmaktadır. Dünyaya, insanlara aşırı derecede değer vermekten, tüm dikkatini, enerjisini bunlara yönlendirmesinden neşet etmektedir. Hâlbuki dünya da insanlar da fanidirler. İnsanın ruhu ve letaifleri ise ebedidirler. Ebedi olan bir şeyin fani olan şeylerle bu derece ilgilenmesi, onlara değer vermesi doğru değildir. Yaratılış amacına aykırıdır. Böyle aykırı bir durum pek çok ruhsal hastalığın temel nedenini oluşturmaktadır. Bu hastalık kökte, en dipte olduğu için insanların, hatta bu sahada uzman kişilerin bile dikkatinden kaçmaktadır.

Yüce Allah (c.c.) ruhu ve letaifleri bu dünyada emir âlemine yükselmesi için yaratmıştır. Bu her insanın yaratılış amacıdır. Yerine getirmesi gereken temel vazifesidir. Lakin insanların çoğu dini böyle pek derin olarak algılayamamakta, onun insan ruhuna uzanan yönünden haberi bile olamamaktadır.

Uzaya roket, füze yollayarak boş bir gururun pençesinde olan insanoğlu kendi ruhundan ve onun manevi organları olan letaiflerinden haberdar değildir. Çağdaş insanın ruhu ve lataifleri maddenin ve dünyanın esiri olarak yere çakılıp kalmıştır. Dolayısıyla onun ruhen huzura kavuşması biraz zor görünmektedir.

Letaifler gerçek amacına uygun olarak çalışmaya başladığında kişi büyük bir dönüşüm geçirdiğini algılamakta, önceki yaşamı için büyük bir pişmanlık duymaktadır. Yepyeni bir insan olmaktadır. Bu adeta yeni bir doğumdur. Birinci doğumumuz bizim irademiz dışında gerçekleşirken bu ikinci doğum bizim sahip olduğumuz cüzi irade ile yakından ilgilidir. Onun için gerçek varoluşçuluk budur. Avrupadaki varoluşçuluk felsefesi sahte bir düşünce jimnastiğinden başka bir şey değildir. Ruh ve letaifler emir âlemine yükselmedikçe insan kendisini bu dünyada gerçek anlamıyla var kılamayacaktır. Hz. İsaya atfedilen şu söz ne kadar manidardır: İkinci doğumunu gerçekleştiremeyen insan, melekût âlemine yükselemez. İkinci doğumdan kasıt, tövbe ile dini bir yaşantıya yönelerek ruhunu ve letaiflerini yükseltmektir.

Letaiflerin emir âlemine doğru bu kutsal yolculuğu iki kelime ile adlandırılacak olursa, ilahi aşktır denilebilir. Zaten ilahi aşkın başka bir yolu yoktur. İlla ki bu aşk letaiflerin Allaha doğru yükselmesi ile gerçekleşir.

Letaiflerin yükselmesi sırasında Cinler âlemi, Ruhlar âlemi, Misal âlemi, Melekût âlemi, Lâhut âlemi geçilmesi gereken köprüler gibidirler.

Letaifler Lâhut âlemindeki yerlerine vardığında Allahın sıfatları ve güzel isimlerinin gölgelerine ulaşırlar. Bu noktaya kadar olan seyre yükseliş (uruç, seyr-i ilallah) denir. Fenafillâh, yani nefsin Allahta fani olması bu yükselişin tamamlanmasından sonra gerçekleşir. Allahın sıfatları ve güzel isimlerinde olan seyir sırasında (seyr-i fillah), nefis Allahın güzel olan bazı ahlaklarıyla ve faziletleriyle donanır. Bekabillahın başlangıç safhası bu sırada vuku bulur. Veliliğin derecesine göre Allahta seyir, Allah ile seyirle güçlendirilir (seyr-i maallah). Sonra letaiflerin bu dünyaya, yeryüzüne iniş seyri başlar (nüzul, seyr-i anillah). Bu kutuplara nasip olan bir şeydir.

Çoğu veli gerçek anlamda kemale ermeden bu dünyadan göçer. Yani letaifleri emir âlemine yükselir. Bu yükselme tamamlanmadan, ayrıca letaiflerin bu dünyaya dönüşü gerçekleşmeden ömür sermayesi biter. Elbette ölüm ile insanın manevi ilerlemesi durmaz, kabirde de devam eder.

Letaiflerin yükselmesi sırasında karşılaşılan en önemli duygusal durum, ayakların yere basmamasıdır. Verilen, alınan kararların gerçeklerle bağdaşmamasıdır. Onun için veliler ile deliler bazen aynı kefeye konulabilir. Çünkü aynı şey deliler için de geçerlidir. Onlar da gerçeklikle çoğu kez çatışırlar. Ama letaiflerinin nüzulü gerçekleşmiş bir veli öyle değildir. Onun ayakları yere tam anlamıyla basar. Kendisini her zaman başka insanların yerine koyarak hareket eder ve konuşur. Çok güçlü, akıl almaz bir empati kabiliyeti vardır. Allah (c.c.) tarafından ona bu minvalde yüksek kabiliyetler ihsan edilmiştir.

Orta Asyada pek çok ülkede sofilere divane (deli) isminin verilmesi çok hoşuma gitmişti. Elbette onlar Allahın delileridir. Dünya delisi değillerdir. Bambaşka delidirler. Allahın delileri ilahi aşkla o hale gelmişlerdir. Her ne kadar bazı söyledikleri sözler, bazı davranışları gerçeklikle çatışsa da pek çok hikmete sahiptirler. Gerçeklikleri bir başka boyutta tecelli eder. Allah (c.c.) onları pek yalancı çıkarmaz.

Letaifleri yükselen (kavs-i uruç) bir veli pek insanlara yardımcı olamazken letaifleri dönmüş (kavs-i nüzul) bir veli insanlar için ilaç gibidir. Her meselede şifa dağıtırlar. Topluma, insanlara büyük yararlar sağlarlar. Çünkü onlar yeryüzüne dönmüş letaifleri ile insanları, dünyayı, malı mülkü, her şeyi daha iyi anlarlar, yaratılışları istikametinde değerlendirirler. Letaifler yükselerek Allahın katında eğitilmişlerdir. Bu dünya, içindekiler, insanlar Allahın birer ayetleridirler. Birer anlama sahiptirler. Letaifler yükselmeden önce insan okuma yazma bilmeyen cahil bir kimse gibidir. Ayetleri okuyup anlayacağına, onun dış suretine tapmaktaydı, kanmaktaydı. Ama seyr u sülükle letaifler emir âlemine yükselince ruh ve onun manevi organları olan letaifler eğitildiler. Yeryüzüne, dünyaya döndükleri zaman hiçbir şeyin boşu boşuna yaratılmadığını anlamış oldular. Her şey insanlara Allah ve iman esasları için birer mesaj vermekteydi. Bu, insanların eliyle meydana gelen, getirilen şeyler için de geçerlidir. İşte letaifleri dönen veli bu mesajları güzel bir biçimde okuyup anlamlandırdığı için insanlara büyük yararları olur. Onlar gerçekleri daha doğru olarak görürler. Etkili ve doğru nasihatte bulunurlar.

Kişi seyr u sülüğü sırasında şeriatı temel aldığında, ölçü olarak her zaman şeriata dayandığında büyük sıkıntılara düşmeyecektir. Daima itidali koruyacaktır. Yanlış kararlar da almayacaktır.

Cezbe ve vecd halleri letaiflerin yükselmeleri ile meydana gelir. Bunların yüzlerce çeşidi vardır. Letaifler yükselirken nefis onların yükselmelerine mani olur. Bu sırada bu iki güç kaynağı arasında ruh sarsılır. Farklı tepkilerle bunu dile getirir. İşte cezbe ve vecd halleri bu farklı tepkilerin ürünü olarak ortaya çıkarlar. Kişi elinden geldiğince bu cezbe ve vecd hallerini saklamalıdır. Ama bu konuda kendisini çok kasmasına da gerek yoktur. Başkalarında görülen cezbe ve vecd hallerine karşı biraz hoşgörülü olmak gerekir. Sonuçta ilahi bir yolun ürünüdürler. Anlayışı elden bırakmamak gerekir.

Kuran-ı Kerimde söz konusu edilen Hz. Süleymanın (a.s) vezirinin Seba melikesinin tahtını bir anda getirebilmesinin nedeni, bu letaiflerde gizlidir. Vezir, ruh gücü ile o kerameti göstermiştir. Yoksa sanıldığı gibi bir sihirli sözü okuyup üfleyerek değil. Yine Hz. Süleymanın (a.s) kuşların, karıncaların dilini bilmesi, onlarla konuşması da letaiflerle alakalıdır. Tabii letaiflerin bu kabiliyetleri elde etmesi dini ibadetlerin yanında çile, zikir, rabıta, murakabe ile gerçekleşmektedir. Letaifler yükselip Lâhut âleminde Allahın sıfat ve güzel isimleri ile terbiye edilmeye başlandığında bazı özel kabiliyetlere, vasıflara sahip olabilmektedirler. Bu sayede velilerin birbirinden ayrı, özel kerametleri vuku bulmaktadır.

Ruh ve onun manevi organları olan letaifler Allahtan ilahi bir soluk (nefha) ile meydana gelmişlerdir. Dolayısıyla Allaha (c.c.) yakınlıkları çok büyüktür. Onları ait oldukları yerlere ulaştırmak gerekmektedir. Bu nefse çok ağır gelmektedir. Nefis bu dünyanın elementlerine bağlı olarak yaratıldığı için ruha aykırı bir dünya görüşüne sahiptir. Nefis, içgüdüleri ile dünyaya bağlıdır. Ruhu ve letaifleri kendisi gibi yapmak ister. İçgüdülerin ve dünyanın hizmetinde kullanmak için çalışır. Ruh ve letaifler bunlardan hiçbir surette huzuru bulamazlar. İbadetlere yönelmek isterler. Huzurun ibadetlerde olduğunu bilirler. Lakin nefis çok güçlüdür. Ruh ve letaiflerin ibadetlere yönelmesini engellerler. Her insanın iç dünyasında bu çeşit bir çatışma mutlaka vardır. İbadetinde olan bir mümin bile böyledir. O da ibadetlerini artırma yönünde nefsiyle çatışır. Kâfir birisi ruhunun ve letaiflerinin ibadet etme yönündeki seslerini susturmak için çok büyük bir enerji harcar. Bu uğurda hayatını alt üst eder.

Ruh ve letaifler olağanüstü yeteneklere sahiptir. Ezel bilgisi bir şekilde kendisinde dürülüdür. Hakkı ve peygamberlerin davasını bilir. Ama nefsine uyarak görmezlikten gelebilir. Bir müddet bu konuda kendisini kandırabilir. Nefsin eğilimleri ve dünya onun hakka yönelmesinin önünde durabilir. Ruh rüyada peygamberi gördüğünde tanır. Çünkü onda ezel bilgisi, hususiyle imani esaslar gizli bir bilgi halinde mevcuttur. Yani bir insanın Allahı ve iman esaslarını inkâr etmesi gerçekte mümkün değildir. Bunun için çok özel bir çaba, her daim büyük bir enerji harcaması gerekir.

Ruh huzuru ancak ibadetlerde bulur. İbadet hayatı olmayan bir insanın bu dünyada huzuru elde etmesi mümkün değildir. Bütün dünya ve içindekiler o kişiye ait olsa da durum değişmez. Çünkü ruh bu dünyaya ait değildir. O emir âlemine yükselmek ister. Çünkü asıl vatanı orasıdır. Bu isteği gerçekleşmedikçe de huzursuzluğu artar. Ruhi bunalımlara girer. Ruhun emir âlemine yükselmesi alkol, uyuşturucu maddelerle olmaz. Bunlar yalancı, sahte, şeytani yollardır. Ruh, emir âlemine ancak dini bir yaşantıyla yükselmeye başlar. Dini yaşantı kişiyi huzura götürür. Yüze, ellere letaiflerin yükselmesinin emaresi olan nurları serpiştirir.

Yüce Allah (c.c.) bizlere rızası doğrultusunda yaşamayı ve ölmeyi nasip eylesin. Ruhumuzu ve letaiflerimizi emir âlemindeki yerlerine ulaştırıp döndürsün. Âmin.
Muhsin İyi




muhsin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt   #4 (permalink)
Kayıtsız Üye
Misafir




Letaiflerin yani ruh organlarının Kur'an dan yada Rasulullah(s.a.v) den delili nedir bunlar Rasulullah (S.a.v) ve Ashabından (R. A) Duymadığımız şeyler Kurandan ve Hadis ten deliller verirmisiniz söylediklerinize?




 
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç CEVAPLA

Bookmarks

Seçenekler
Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:



Powered by vBulletin® Version 3.8.9
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0
| islamiforumlar.net | Sitemap | Gizlilik Politikası | Kullanım Şartları

© Tüm Hakları Saklıdır.
Bu websitesinde Bulunan Yazılar
AKTİF KAYNAK LİNK belirtilmeden kullanılamaz.