Tevbede ki Sır..

elifgibi

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
2,183
ALLAH’IN KULUNA buyruğu iki şekilde tezahür eder. Biri emir, diğeri yasaktır. Bunun ilk örneği ALLAH’ın Adem’e ağaca yaklaşmaması hakkındaki yasağı ve İblis’e Adem’e secdesi konusundaki emridir. Emir meleklere de taalluk etmiştir fakat onlar hata yapmadıkları ve emri çiğnemedikleri için onların müzakeresi bu bahsin dışındadır. Adem ve İblis hata yapmış, emri çiğnemişlerdir. Bu onların ortak vasfıdır. Fakat onların bir ayırıcı vasfı da vardır. O da birinin bedbaht diğerinin said olmasına sebebiyet veren “tevbe” hadisesidir. Hakikaten de tevbe bir kişinin şaki ya da said oluşunun en birinci kriteridir.

İbn-i Arabi’ye göre, ALLAH’ın Adem’e “yapma” demesi insanın fıtraten mükerrem oluşuna bir delildir. Zira insan yaratılıştaki vasıflarını korumakla mükelleftir, onlara bir ilave yapmakla değil. Verileni korumakla ki o esma-i külliha’dır. İnsan Zat-ı Kibriya’nın halifesi olmaya baştan tayin edilmiştir. İblis ise bir şey yapmakla emredilmiştir. Yapmak, yapmamaktan daha zordur. Yine Şeyh-i Ekber’in tabiri ile Adem’e “aslında kal” denilirken, İblis’e “aslından çık” denilmiştir. Zira Adem’in aslı toprak tevazu ve abdiyyet timsalidir, haddi aşmanın değil. İblis’in menşei ateş ise, istila etmenin, haddi aşmanın, kabarıp büyüklenmenin timsalidir. Ona ise bu vasfından çıkması emredilmiş ve bu emir secde ile belirlenmiştir. Secde topraktan olan Adem’e edilecektir. Şüphesiz insanın imtihanı da zordur, zira kendisine meleklere olduğu gibi bir veya birkaç isim değil, tüm isimler verilmiştir, yük ağırdır, bu yükü döküp saçmadan yolun sonuna kadar götürmek dağların taşımaktan çekindiği bir sorumluluktur.

Şeyh yaratımları anlatırken şöyle der, doğadaki unsurlar, hava, ateş, toprak ve sudan yapılmıştır. Fakat terkipleri farklıdır. İnsanlar ve cinler doğadaki varlıklardır. İnsan için su ve toprak gibi unsurlar baskın kılınmakla birlikte, onda ateş ve hava unsurları da bulunur. Cinler için ise ateş ve hava baskın unsurlardır, fakat onlarda da toprak ve su az da olsa bulunur. İnsan için akıl suyu, kalp toprağı temsil eder. İnsan toprak sayesinde mütevazi ve doğurgan, her türlü esma tecellisine açık, su sayesinde ise dirençli, akıl ve irade sahibi olmuştur. Hava unsuru insanda muhayyileye işaret eder. Belirli ölçülerde kalmakla muhayyile insana sunulu bir nimettir. Nefis ise ateştendir. Bir soba yahut ampul gibi muhafaza altına alındığında ateş nasıl yararlı ise ısı ve ışık veriyorsa, nefis de kontrol altında yararlıdır, insana ihtiyacı olan enerjiyi temin eder. İnsana “Aslını koru” denilirken verilenleri verili miktarda muhafaza etmesi istenmiştir. Oysa Adem misalinde olduğu gibi, insan haddi aşar ve yapmaması gerekeni yapar, ateşi kontrolden çıkarır, bu da bir yangına sebebiyet verir. İnsanın şeytanı dinlemesi böyle bir şeydir, nefis de şeytan gibi ateştendir. Bu yüzden hemcinsini dinler. Yine insanın muhayyilesi her zaman kontrol edilemez, şeytan vesveseleri en çok muhayyileye atar, zira o hava unsurundan mürekkeptir, muhayyile ile akrabadır. Bu yüzden nefsi kontrol onu dinlememekte, muhayyileyi kontrol ona aldırmamakla yapılır.

Cinler ateş ve havadan yapılmıştır. Ama içlerinde bulunan su ve toprak unsuru onlara da tesir eder. Şeyhin dediği üzere müslüman olurlarsa bu içlerindeki toprağa boyun eğmelerindendir. Adem’e yani toprağa secdenin onlar için anlamı budur. Secde daima toprağa yapılır. Toprak abdiyyetin zirvesi, ALLAH’a en yakın olandır. Bu yüzden kul en çok secdede ALLAH’a yaklaşır. ALLAH mekandan münezzeh olduğu halde bu böyledir. Zira unsurların en alt tabakada bulunan ve görünüşte en kesif, en aciz olanına yakın olmak, hakikatinde aczi ve fakrı ile kul olmayı kabullenişi temsil eder. Ateş daima dik durur. Ne rüku ne secde eder. Akıl ve soğukkanlı düşünme yetisi aslını su unsurundan alır. Bu da insanda ziyadesiyle vardır. Oysa cinler ateş ve havadan yaratıldıklarından kararsızdırlar, sürekli değişirler. Onların bilge olmaları da hayatlarını muhakeme edip kurtulmaları da su unsuruna tabi olmalarına bağlıdır.

Gelelim tevbe meselesine. Tevbe kendini hor ve hakir görmektir. Yanlışını itiraftır. Eksikliğini bilmektir, burnu sürtülmektir, gidecek yeri olmadığını anlayıp dergah-ı ilahiye hüzünle çökmektir. Tevbe kirli oluşunu görmek ve Kuddüs’den temizlenmeyi talep etmektir. Tevbe, aczini ve kulluk sorumluluğunu yerine getiremeyişini görüp Kadir’den yardım istemektir. Tevbe, ne kadar beceriksiz olursa olsun, kaç kere hata yaparsa yapsın, hiçbir zaman hatasını O’ndan büyük göremeyeceği Bir Zat-ı Ekber’e “Ben küçüğüm” diyebilmektir. Şükrünü ifade edemediğini nankörlük ettiğini ama O’ndan umudu kesmediğini, zira O’nu Rahman bildiğini itiraftır. Tevbe, isimleri bilmektir. Tevbe, secde etmektir. Tevbe, toprak olmaktır. Aslına rücu etmektir. Kulluğunu ilan etmektir. Adem tevbe etmiştir, o kuldur. Kulluğunu tevbesiyle cümle aleme ilan etmiştir. Böyle bakılırsa ölmek ve toprak olmak ne külli bir tevbe ne külli bir secdedir!

Bu yüzden iniş Adem için değil İblis için bedbahtlıktır. Bilakis Adem ALLAH’a vaadinin doğrulanması için sınanmaya gönderilmiştir. Bakalım sözünü tutacak mıdır, bu kez kullukta sebat edecek midir? Tevbe ile tamir ettiği hatasını tekrarlayacak mıdır? Kullukta sebat edecek midir? Bu yüzden “iniş Adem ve Havva için değil sadece İblis için bir cezaydı” der İbni Arabi. Zira Adem ve Havva toprağından yaratıldıkları öz memleketlerinde, taşıyamayacakları hiçbir yük ile yüklenmeden, sekinetle bir ömür geçirecekler, ALLAH’tan gelene uydukları sürece ne üzülecekler, ne de korkacaklar. Evet, meşakkatleri olacak, ama suretler aleminde ayrı gibi görünseler de, ayrılıktan sızlansalar da, hakikatte Rableriyle beraberler, öyleyse ne gam! Oysa bu arza indirilmek ve kıyamete kadar düşman bellediği insanla uğraşmak durumunda olmak, nefret ettiğini hayatının merkezine yerleştirmek, sonu cehennem olmasa bile şeytan için bir azaptır.

Ana babamızın bu hikayesinde bizim için bir ibret vardır. Bu yüzden Mübarek Kitap ilk kıssada bize onları anlatır. Bize söylenilen şudur, “Sağa sola bakınıp durma anlattığım senin hikayendir!” Biz de hayat yolumuzu yürürken, seyr-i süluk ederken bazen bir mertebeden düşeriz. Ve o zaman bedbaht olduğumuzu zannederiz, üzülürüz, dağılırız. Üzülmek kalptendir, kalpse topraktan, yaptığına üzülen aslına da tevbeye de yakındır. Şairin dediği gibi “Sadece hüznü vardır kalbi olanın” Bu sebeple bizim düşüşümüz de Adem’in düşüşü gibi olabilir. Hal böyle ise, hata işlediğinde veya horluk, utanma, kırıklık hissettiğinde kul düştüğünü zannetmemelidir. O ancak ALLAH’ın bir isminden bir ismine geçmiştir. Şimdi bu durumun icabı olan isme tutunmak zamanıdır. Hüzün de kulluğun gerçekleştirilmesi için verilen bir tecelliden ibarettir. Bulunduğu hal ise Gafur, Rahim ve Tevvab isimlerine Kudüs ve Kadir isimlerine bakmaktadır. Zira kulluğun idraki içinde olan kirlenmiş dahi olsa onu temizleyecek bir Kuddüs vardır, hata etmiş olsa bağışlayacak bir Gafur vardır. Bağışlamak bir tarafa ona şefkatle muamele edecek, hatasını yüzüne vurmayacak, hatta kendisine bile unutturacak, bilakis sevaba çevirecek bir Rahim vardır. Acizse, daha kamil bir insan olmayı beceremiyorsa bunu sağlayacak bir Kadir vardır. Tüm bu horluk halleri, tüm bu kırıklıklar insanı Rabbine bağlayan rabıtalardır. O sandığı gibi Rabbinden uzaklaşmamıştır, bilakis horluk içinde abdiyyetini daha ziyade idrak edip O’na yaklaşmıştır. Düşüş sandığı bir başka vechile yükselmektir.

İbni Arabi der ki, günah işleyip de tevbe eden adamın hali Hz. İbrahim’in haline benzer. O ateşe atılmıştır, ama ateş onu yakmamıştır. Tevbe eden için de günahın ateşi yakıcı değildir. Tevbe ateşe perdedir. Şüphesiz toprak ateşi söndürür. ALLAH ne yücedir ki, kulun her halinden bir bereket yaratır, her yerden kendine çıkan kapılar açar. Gerek büyük insan olan kainatta, gerek küçük alem olan insanda hiçbir hareket hiçbir hadise hiçbir yaşanmışlık yoktur ki onu yapan ve yönlendiren bir İlahi isim olmasın. (la havle ve la kuvvete illa billah)Dolayısıyla insanın her anından, her durumundan, her mekandan, her duygusundan, her latifesinden, temizliğinden kirliliğinden, iyiliğinden kötülüğünden, sağlığından hastalığından, yaşamından ölümünden Rabbine açılan kapılar vardır. İsimler sonsuzdur. Kapılar da öyle. Kul ALLAH ile rabıtasını muhafaza ettiği sürece asla bedbaht olmamalıdır. Ne hal ve şart içinde olursa olsun o kainatın gözbebeğidir. Gözden düşmek ancak Rabbini unutmakla mümkündür. ALLAH bizi zikrinden uzak bir an-ı seyyaleye dahi bırakmasın.

Mona İslam .
Kaynak: Fütuhat-ı Mekkiye 2. cilt sf 210- 215
 
Üst Alt