TASAVVUFÎ TERBİYE(Seyr u Sülûk)

elifgibi

Uzman Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
2,182
TASAVVUFÎ TERBİYE
(Seyr u Sülûk)


"(Yusuf) dedi ki:
"- Bugün sizi kınamak yok. Allâh sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir."" (Yûsuf, 92)
Bu asîl ve âlicenap tavırlar karşısında kardeşleri de nedâmet gösterip tevbekâr oldular. Yûsuf -aleyhisselâm-'ın üstünlüğünü kabul ve hakkâniyetini tasdîk ettiler. Matlûb olan netîce de bu sâyede hâsıl oldu.
Aşağıdaki şu misâl de bu terbiyevî metodun bir başka tezâhürüne âittir:
Bir bölük gâfil genç, Dicle kenarında şarab içip eğleniyorlardı. Meşhur Hak dostlarından Mâruf-ı Kerhî -kuddise sirruh- oradan geçiyordu. Şimdi bu şeyhin, işlemekte oldukları mel'anetlerinden dolayı kendilerinin helâki için bedduâ edeceğini düşünen gençlerin keyfi kaçtı. Bunun da kızgınlığıyla içlerinden biri dayanamayıp kalktı ve müstehzî bir tavırla:
"- Yâ Şeyh! Haydi durma, bizim şu anda Dicle'nin azgın sularına gark olmamız için hemen bedduâna başla!." dedi.
Mâruf Hazretleri hiçbir gazap emâresi göstermeksizin merhametle ellerini kaldırdı ve:
"- Yâ İlâhî! Bu yiğitlere dünyâda hoş dirlik verdiğin gibi, âhirette de dirlik ver." dedi.
Ummadıkları bu tavır karşısında gençler:
"- Yâ Şeyh! Siz ne diyorsunuz? Bu sözün mânâsını anlayamadık." dediler.
İhlâsı bereketiyle şu kısacık ve sâde sözlerine Cenâb-ı Hakk'ın tesir gücü verdiği Mâruf-ı Kerhî Hazretleri şöyle dedi:
"- Evlâdlarım! Hak Teâlâ, size âhirette dirlik vermek isterse tevbe etmenizi nasîb kılar."
Yiğitler beklemedikleri bu müşfikâne tavır karşısında önce bir müddet düşünceye daldılar. Akabinden kendilerine pişmanlık ve nefs muhâsebesi hâli geldi. Derken intibâha gelerek nedâmet içinde şaraplarını döktüler, çalgılarını kırdılar ve tevbe ettiler. Her iki cihanın saâdet ve selâmetine tâlib oldular.
Yukarıda da zikrettiğimiz üzere tasavvuftaki kalbî terbiyenin diğer bir husûsiyeti de, her ferdin mizâcına göre bir ıslâh ve irşâd metodu tatbîk edilmesidir. Tarîkatlerin çeşitlenmesi, mizaçlardaki farklılıklara göre terbiye ve telkîn metodunun zarûretinden doğmuştur. Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîliğin tâkip ettiği usûllerle daha kolay terakkî eder. Şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, Mevlevîlik'te huzûr bulur. Vakûr ve sâkin mizaçlı insanlar ise Nakşî Tarîkati'nde kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkînlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak terakkî imkânı bulurlar.
Mizâcın yok edilmesi imkânsızdır. Mürşid-i kâmiller de ancak, sâliklerin mizaçlarındaki istîdâdların nefsânî bir mecrâya akmasına mânî olarak, onları ulvî gâyelere yönlendirmekle vazîfelidirler. Her talebenin mânevî âlemdeki şahsî hastalıklarına çâre olacak husûsî tedâvî reçeteleri sunarlar.
Câhiliye Arapları, kız çocuklarını diri diri gömen taş yürekli kimselerdi. Onlar, hakkın yalnız güçlüye âit olduğu, güçsüzün her türlü dayanak, barınak ve sığınaktan mahrum bulunduğu, merhametten nasîbsiz bir toplumun insanlarıydılar. Bu toplum, hidâyet bulup Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in mânevî terbiyesiyle dünyânın en mümtaz insanları hâline geldi. Allâh ve Rasûlü'ne duydukları muhabbeti, kalblerinde her an taze tutmakla kazandıkları zindelik sâyesinde, ibâdetleri huşû ile doldu. Fazîlet menkıbeleri, kıyâmete kadar müslümanların dillerinden düşürmeyecekleri, gönül âlemlerini tenvîr eden ahlâk-ı hamîde misâlleri oldu. Kendilerine "Ashâb-ı Kirâm" denildi.
Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in terbiyesinde öyle bir mânevî seviyeye ulaşmıştı ki, Abdullâh bin Mes'ûd -radıyallâhu anh- bu durumu:
"- Biz boğazımızdan geçen lokmaların tesbîhlerini duyar hâle gelmiştik!" (Buhârî, Menâkıb, 25) sözleriyle ifâde etmiştir.
İşte tasavvuf, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in tezkiye ve terbiyesi sâyesinde ashâb-ı kirâmın ulaştığı bu mânevî seviyelerden nasiplenebilmenin ulvî bir yoludur. Yâni Hazret-i Peygamber'e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde, nefsin terbiye ve kalbin de tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. Bu mânevî terbiye mektebine dâhil olup, insan-ı kâmil olma yolunda mesâfeler katetmeye "seyr u sülûk" tâbir olunur.




 
Üst Alt