Nûh’un Gemisine Binmek

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Ekrem

Yönetici-Admin
Yönetici
Süper Mod
Üyemiz
Nûh’un Gemisine Binmek

Semâvî dinlerin ortak örneklerinden biri: “Nûh’un gemisi” örneğidir. Tûfanlara gark olmuş bir dünyada, ancak Nûh’un gemisine binenler kurtulmuştu. Ve (çoğunlukla ortak kabule göre), içinde aslanla ceylanın, kurtla kuzunun, köpekle kedinin kardeşçe yaşadığı bir gemiydi bu. Bu nebevî mûcizenin zihinlerde uyandırdığı güçlü çağrışım, çağlar boyu, pek çok insan, özellikle politikacılar tarafından hep kullanılagelecek; içinde yaşanılan ülke, sık sık, “Nuh’un Gemisi”ne benzetilecekti.

Yaşadığımız ülkede de, böylesi bir “gemi” söylemine sık sık muhâtap olmaktayız. “lâfla peynir gemisi yürümez!” gibi atasözlerine mukabil, birileri bizlere sık sık “devlet gemisini beraberce yüzdürmek”ten söz eder. İkide bir, “Hepimiz aynı gemide yaşıyoruz. Bu devlet, hepimizin” diye vurgulanır. Öyle ki, yetmiş küsur yıldır “Türklük gurup ve şuuru”yla geçip gittikten sonra, bu deyimin yaşadığı tıkanma karşısında, “Türkiyelilik” vurgusu ağırlık kazanıyor. “Anayasal vatandaşlık”tan “Anadolu müslümanlığı”na; “aynı ülkenin çocuklarıyız”dan “ne mutlu Türkiyeliyim diyene” sözüne ve “ya sev, ya terket!” anlayışına kadar, bir sürü yeni deyim ve anlayış üretiliyor.

Ve bu çabalar karşılıksız kalmıyor. Birçok ehl-i din, özellikle ya doğrudan veya dolaylı biçimde kafası politikayla karışık olanlar, bu sözlere olumlu karşılıklar veriyorlar. “Aynı Allah’ın kuluyuz” esası üzere anlaşamadığı insanlarla “aynı devletin çatısı”nda buluşabilen insanlar görülüyor. Şeytanın nefis kulağına üflediği desîselerden başka kural tanımayan insanları hoşnut etmek için, “bir arada yaşama” teorileri geliştiriliyor. Rasûlullah’ın “Medine sözleşmesi” bile, bu uğurda bin bir zorlamaya konu ediliyor. Ömrünü kâinatın her an tebliğ ettiği imanî gerçekleri bozmaya ve yıkmaya vakfetmiş insanlara, kimilerince “devletimizin(!) büyüğüdür” gerekçesiyle toz kondurulmuyor. Kâinâtı Sâni’siz, insanı sahipsiz gören insanlarla “devlete sahip çıkma” ortaklığına gidiliyor. Hoşgörü adına İslâm’a ihânetler ediliyor. Tahammülsüz yobazları iknâ adına, hakikatten tâviz üstüne tâvizler veriliyor.

Kalp ve vicdanları buna iknâ için ise, önümüze “Nuh’un gemisi” temsili sunuluyor. Hz. Nuh’un gemisinde her türlü mahlûkun kader birliği ederek barış içinde yaşadıkları hatırlatılıyor. Ama, “küçük” bir püf noktası da hemencecik atlanıyor. Gerçekten, Nuh’un gemisinde aslan da, ceylan da vardı. Ayılar, maymunlar, domuzlar, fareler ve yılanlar bile vardı. Ama inançsızlar yoktu! Tüm bu hayvanlar Nuh’un çağrısına fıtraten icâbet etmiş; onun selâmına selâmla mukabele etmiş; “Selâmun alâ Nûhın fi’l-âlemîn” (37/Sâffât, 79) sırrına onlar da dâhil olmuşlardı. Hiçbiri “hudûdullah”a müdâhale etmeyen; binlerce yıldır yılanlar fareleri, gelincikler ve leylekler yılanları, büyük balıklar küçük balıkları, aslanlar ceylanları yediği halde, hiçbiri hiçbirinin soyuna ve sonuna kasdetmeyen, kendilerine takdir edilen rızıktan yalnızca karınlarını doyurup hayatlarını sürdürecek kadar yiyen mahlûklardı onlar. İmansız ve şükürsüz insanlar gibi, bir türün, hatta tümüyle hayatın canına kasdetmiyorlardı. Tok bir aslan, yanından geçen bir ceylana kem gözle bakmaz; karnı doymuş bir leylek keyif için yılan yakalamazdı. Bizim “vahşi” diye hakir gördüğümüz bu mahlûkat, Rabbinin koyduğu hadlere, “hudûdullah”a riâyet ediyorlardı; O’nun peygamberini tanımışlardı.

(O yüzden, hâlâ daha, Kur’ânî bir ta’limden hissedar olmuş anneler, her gün binlerce cinâyet ve soygunun yaşandığı medenî hayatın öte yandan insansız mekânlar için saldığı korkudan etkilenen çocuklarına, kırlara çıkarken, ormana giderken korkmamaları öğüdünü verirler. Derler ki, “ormana veya kıra adım atarken, ‘Selâmun alâ Nûhın fi’l-âlemîn’ deyin; mahlûkat Nuh selâmını bilir.” Nuh’un yanında olduğunuzu bilirse ve sizden kendisine zarar verecek bir tavır görmezse, size ilişmez. Rasûl-i Ekrem’in ders verdiği bir hakikatin cilvesidir bu. Onun, yılan gördüğünüzde “Enşednâkum bi’l-ahdi’lllezî ehaze aleykum Nûhun”, yani “Nuh’a verdiğiniz söz sebebiyle, Allah aşkına bize dokunmayın” deyiniz buyurduğuna dâir sahih rivâyetler mevcuttur.)

Akılsız hayvanlar bile Nuh’u tanır ve çağrısına fıtraten icâbet ederken, inançsızlar, Nuh (a.s.)’un tevhid çağrısına ısrarla kulak tıkamışlardı. Kulak tıkadıkları için, akletmeye de mecalleri kalmamıştı. Hz. Nuh’un, vaad edilen azâbın gelmesi için bedduâ etmesine sebep olan, hakikate karşı gözünü ve kulağını bu denli kapamış inançsız insanlardı. Nuh’un inkârda direten hanımı ve bir oğlu dâhil! Hatta onlar için “Ehlimi kurtar!” diye yakaran Nuh (a.s.)’a, Rabbi tarafından “Onlar senin ehlin değil!” uyarısı yapılmıştı. Zira Nuh’un gemisine girmek için gereken ehliyet, mü’min olmaktı. Rabbini bilmek; yalnız ve ancak Allah’ı rab tanımaktı. Soyu, rengi, ırkı, ülkesi ne olursa olsun, Rabbini bilen herkes, “Nuh’un gemisi”ne girme hakkı taşıyor; Rabbini tanımayan ise, isterse Nuh’un oğlu olsun, bu haktan mahrum oluyordu.

Yani ne Nuh’un gemisi belli bir ırkı veya coğrafyayı temsil ediyor; ne de o coğrafyadaki herkes gemiye giriyordu. Nuh’un gemisi, tevhid gemisiydi; nereli ve kim olursa olsun, tevhide iman eden herkesi içeriyordu. Ama yalnız tevhide inananları içeriyordu. Ki, şu fırtınalı asırda, dünyevîliğin ortalığı sele verdiği şu çağdaş tûfan hengâmında, hepimizin bizi “sâhil-i selâmet”e çıkaracak böylesi bir gemiye ihtiyacımız var.

Ama, unutmayalım: Her gemi Nuh’un gemisi değildir. Nuh’un gemisi ise; toprağın, millî sınırların, devlet çatılarının “asıl” olduğu bir gemi değildir. Nuh’un gemisi, Rabbini tanıyan her türden mahlûkun buluştuğu bir gemidir. İnsanları o gemide görmenin yolu, herkesi mevcut haliyle oraya sokmak için gemiye giriş nizamnâmesini tâvizler ve te’villerle bozmaktan değil; herkese ulaşacak bir imanî dâvette bulunma cehdinden geçmektedir. Yoksa, Nuh’un gemisine girelim derken, başkalarının dolduruşuna gelip onların dolmuşuna binmek pekâlâ ihtimaldir. (8)

 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst Alt