işaretül icaz bölümleri - Mahiyet-i Küfür

Ekrem

Yönetici-Admin
Yönetici
Süper Mod
Üyemiz
Mesajlar
9,153
اِنَّ الّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i nazmı:

Arkadaş! Cenab-ı Hakk'ın sıfat-ı ezeliye âleminde biri celalî, diğeri cemalî iki türlü tecellisi vardır. Celal ile Cemal'in sıfat-ı ef'al âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezahür eder. Ef'al âlemine tecelli edince; tahliye (تَحْلِيَه) ile tahliye (تَخْلِيَه) (tezyin ile tenzih) doğar. Âsâr ve a'mâl âleminden âlem-i âhirete intiba edince; lütuf, Cennet ve nur olarak; kahr da, Cehennem ve nar olarak tecelli eder. Sonra âlem-i zikre in'ikas edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır. Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebeb olur. Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzara taksim eder. Sonra vicdana tecelli edince, reca ve havf husule gelir. Sonra irşadın iktizasındandır ki, havf ile reca arasındaki müvazene devamla muhafaza edilsin ki, reca ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah'ın rahmetinden me'yus, ne de azabından emin olunsun.

İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur'an-ı Kerîm; aleddevam, tergibden sonra terhib ve ebrarı medhettikten sonra füccârı zemmetmiştir.

S- Bu cümle ile اِنَّ اْلاَبْرَارِ لَفِى نَعِيمٍ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِى جَحِيمٍ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atf var, burada yoktur?
C- Atfın hüsnü, münasebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münasebet, her iki cümleden takib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Halbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur'anın medhine incirar eden mü'minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhib için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur'anın medhiyle alâkadar değildir.

Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczanın nazmında tezahür eden letaif cihetine bakalım:
اِنَّ ile اَلَّذِينَ mevkilere göre ifade ettikleri nüktelerden maada, belâgatça kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki; Kur'an, pek çok yerlerinde اِنَّ ile اَلَّذِينَ yi mükerreren zikretmiştir. Tahkiki ifade eden اِنَّ deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki: اِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfuz eder. Ve o dâvayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakaik-i sâbiteden olduğunu isbat eder. Bu cümlede اِنَّ nin hususî nüktesi: Bu âyetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed'de (A.S.M.) şek ve inkâr bulunmadığı halde şek ve inkârı ref'etmek şe'ninde olan اِنَّ ile karşılanması, onların iman etmesi için Peygamber'in (A.S.M.) şiddet-i hırsına işarettir.

اَلَّذِينَ kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garib ve yeni hakikatlara bir vasıta-i işarettir. Bunun içindir ki, hakikatları tebdil ve tecdid eden inkılâbları tasvir için kullanılan işaret ve vasıtalardan en çok kullanılan, اَلَّذِينَ ve emsalidir.

Kur'anın tecellisiyle çok nevi'ler silindi, hakikatlar yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nevi'ler, hakikatlar teşekkül etti. Evet zaman-ı cahiliyete bak! O zamanda bütün nevi'ler millî rabıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, içtimaî hakikatlar da taassub-u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur'anın tecellisiyle o rabıtalar kesildi, o hakikatlar tahrib edildi. Onlara bedel, dinî rabıtalar üzerine yeni nevi'ler ve hakikatlar ihdas edildi. Evet Şems-i Kur'anın tulûu ile, bazı kalbler, onun ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü'minlerin nev'ini temyiz ve tayin eden bir hakikat-ı nuraniye meydana geldi. Kezalik o keskin ziya karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nev'ini ilân eden zehirli bir hakikat-ı küfriyye husule geldi. İşte bu hakikat-ı küfriyyeye işaret için اَلَّذِينَ zikredilmiştir.

Maahâza her iki اَلَّذِينَ arasında tam bir münasebet vardır. Çünkü herbirisi birbirine zıt olan bir hakikata işarettir.
Ve keza harf-i tarif olan (ال) in ifade ettiği beş manayı, اَلَّذِينَ de ifade ediyor. O manaların en meşhuru, ahddir. Yani gerek ال den, gerek اَلَّذِينَ den, ma'hud ve ma'lûm bir şey kasdedilir. Binaenaleyh Ebûcehil, Ebûleheb, Ümeyye İbn-i Halef ve saire gibi ma'hud ve meşhur büyük kâfirlere اَلَّذِينَ ile işaret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binaen şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünkü onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda, i'caz-ı manevînin dört nev'inden bir nev'i, şu gaybî ihbarlardan tezahür eder.

S: Kur'an zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilaf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı manaların bir kısmı, birbirine muhaliftir?
C: Azizim! Kur'anın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir:
Birincisi: Bu, Allah'ın kelâmıdır.
İkincisi: Allah'ca murad olan mâna, haktır.
Üçüncüsü: Mâna-yı murad, budur.
Eğer Kur'anın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kur'anın başka bir yerinde beyan edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür. Şayet Kur'anın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olan bir nass veya zâhir olursa, üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi inkârı da küfür değildir. İşte müfessirlerin ihtilafları, ancak ve ancak şu kısma aittir.

İhtar: Mütevatir hadîsler de, bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünki( هذَا )ile işaret edilen hadîsin hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüd yeri vardır.

S- Küfür, cehildir. Halbuki kâfirler, Hazret-i Muhammed'i (A.S.M.) evlâtları kadar tanıyorlardı?
C- Küfür, iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği halde inkâr eder. Bu da, birkaç şubedir. Birincisi; bilir lâkin kabul etmez. İkincisi; yakîni var, lâkin itikadı yoktur. Üçüncüsü; tasdiki var, lâkin vicdanî iz'anı yoktur.

S: Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?
C: Yoktur. Çünki san'at-ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi daima idlâl ile telkin için, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan, kalbinde veya fikrinde boş bir yer marifet için kalmıyor.

S- Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnar bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hasıl olsun?
C- Gizli olan umûra, şeriat emarelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zâhirîyi, illet yerine kabul eder. Binaenaleyh itmam-ı rükûa mâni olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mâni olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat'iyetle hükmedilemediğinden, bu gibi emarelere göre hükmedilir.

S- İnzar yapılmadıkça teklif nasıl yapılır?
C- İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem-i tecziyelerine bir hüccet olur. Zira, "Biz ne yapalım. Ne tebligat yapıldı ve ne tekliften haberimiz var." diye mücazâttan kurtuluşlarına bir medar olur.

S- Cenab-ı Hakk'ın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların imana gelmelerini imtina derecesine çıkarıyor. Mümteni' ve muhal bir şey teklif edilir mi?
C- Cenab-ı Hakk'ın ihbarı, ilmi ve iradesi, sebebden kat'-ı nazarla yalnız küfürlerine taallûk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taallûk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif-i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilâtı gelecektir.

S- Îman etmeyeceklerini ifade eden لاَ يُؤْمِنُونَ ve emsali âyetlere, onları îman etmeye davet etmekten adem-i îmana îman çıkıyor. Bu ise, muhal-i aklîdir?
C- Onlara teklif edilen îman, icmalîdir; tafsilî değildir. Herbir âyete, herbir hükme ayrı ayrı, birer birer îman ediniz! diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin. Sonra küfürlerini sîga-i mâzi ile zikretmek, hakkın izhar ve isbatından evvel onların küfrü kucaklayıp kabul etmelerine işarettir. Bunun içindir ki, onlara karşı inzarın adem-i inzar gibi faidesiz kaldığına, سَوَاءٌ kelimesiyle işaret yapılmıştır.

Sonra, fevkaniyeti ifade eden عَلَيْهِمْ deki عَلَى onların yüzleri yere yapışmış gibi başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işarettir. Ve keza manaya bir zarar ve bir halel îras etmeyen ve terkine tercih edilen عَلَيْهِمْ in zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a nazaran inzarın adem-i inzar gibi olmadığına işarettir. Zira inzarda ecr ü sevap vardır.

ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ cümlesindeki hemze ile اَمْ müsavatı ifade ettiğinden, سَوَاءٌ kelimesine te'kiddir. Yahut سَوَاءٌ kelimesinden müsavatın bir manası, hemze ile اَمْ den ikinci manası irade edilir. Çünkü müsavatın medarı ya adem-i faidedir veya mûcibin adem-i vücududur.

S- İstifham şekliyle müsavatı ifade etmekte ne mâna vardır?
C- Yapmış olduğu fiilinde bir faidesi olmayan muhatabın fiilinin faidesiz olduğuna lâtif ve mukniane bir vecihle ikaz edilmesi ancak istifham ile olur ki, muhatab, fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.

S- سَوَاءٌ kelimesi inzar ve adem-i inzardan mecaz ise, aralarındaki alâka nedir?
C- İstifhamın müsavatı tazammun etmesidir. Zira istifham eden adamın bilgisine göre, vücut ile adem mütesavidir. Maahâza bu gibi istifhamlara verilen cevablar, alelekser şu müsavat-ı zımniyye ile verilir.

S- Mâzi sigasıyla inzardan yapılan tâbir neye işarettir?
C- İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işarettir. Yani yaptığın inzar faide vermedi, bundan sonra da faidesiz kalır.

S- İnzar etmemekte faidenin bulunmaması zâhirdir. اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ kaydında ne faide vardır?
C- Sükût etmek, bazan muhatabın insafa gelip matlup işe muvafakatına sebeb olur.

S- Kur'an-ı Kerim, başka makamlarda terhibden sonra tergib de yaptığı halde, burada tergibi terketmiştir. Esbabı nedir?
C- Küfür makamına, ancak terhib ve tahvif münasipdir. Hem de küfür gibi mazarratları def'etmek, Cennet'i kazanmak gibi menfaatların celbinden daha evlâ ve daha tesirlidir. Maahaza buradaki terhib, tergibi de andırıyor. Çünkü inzar ve adem-i inzarı gören hayal, zıddiyet münasebetiyle, derhal tebşir ve adem-i tebşire intikal eder.

Azizim! Herbir hükmün başka şeylere hizmet eden çok mânaları olduğu ve herbir hükümden takib edilen gizli maksadlar bulunduğu ve bu kelâmın da Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) işaret eden mânaları olduğu gibi; küfrü takbih etmek maksadıyla, büyük bir ölçüde tenkiratta bulunmuştur.

Ezcümle:
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvinine medar olmak için, mânâ-yı harfî kabilinden bazan îmalarda bulunmuş ve eski resullerin hallerini nazara alarak, onlara iktida ile teselli yollarını göstermiş ise de; bu kanun-u fıtrîdir, tahammül ve inkıyad lâzımdır diye lisan-ı hal ile ilân etmiştir.
Bu âyet وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ cümlesine kadar bütün eczasıyla, küfrü takbih ve tenfir ile nehyeder. Ve ehl-i küfrü tehdid ve tahvif ile küfürden terhib eder. Ve keza bütün kelimatıyla, küfrün büyük bir musibet olmakla beraber, lezzeti yok elemi var, ni'meti yok nıkmeti var diye ilân eder. Ve keza bütün cümleleriyle, küfrün her şeyden zararlı olduğunu tasrih eder. Evet onlar îman etmediklerinden ve cevher-i ruhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musibetine maruz kaldıklarından لَمْ يُؤْمِنُوا ye bedel كَفَرُوا tabiriyle işaret edilmiştir. Ve keza لاَ يَتْرُكُونَ الْكُفْرَ kelimesine bedel لاَ يُؤْمِنُونَ tabiriyle, onların büyük musibete maruz kaldıkları gibi, pırlanta gibi cevher-i îmanîyi de kaybettiklerine işarettir. Ve keza خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ cümlesiyle kalb ile vicdan, nûr-u îman sayesinde hakaik-i İlahiyenin tecellisine mazhar olmakla menba-ı kemalât, hayattar ve ziyadar oldukları halde, küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız, haşarât-ı muzırra yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki; o korkunç yuvadaki akreblerden veya yılanlardan ictinab edilmesine işaret edilmiştir.
Ve keza, وَ عَلَى سَمْعِهِمْ kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir ni'meti kaybettiklerine işaret edilmiştir. Hattâ kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen manevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların nâralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hâkeza yağmur, kuş ve saire gibi her nevi'den Rabbanî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba' ettirmekle kalbleri, ruhları nuranî âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, matem seslerine inkılâb eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.


وَ عَلَى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ Bu cümle ile rü'yete, yani göze ait büyük bir ni'met-i basariyenin küfür ile kaybolduğuna işaret edilmiştir. Zira gözün nûru, nûr-u îmanla ışıklanırsa ve kavileşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir Cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şiralarından vicdanda o tatlı, îman balları yapar. Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa; dünya, genişliğiyle beraber bir hapishane şekline girer. Bütün hakaik-i kevniye, nazarından gizlenir. Kâinat ondan tevahhuş eder. Kalbi ahzan ve ekdar ile dolar. وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ cümlesiyle, küfür şeceresinin âhirete ait zakkum gibi semeresine işaret edilmiştir. لاَ يُؤْمِنُونَ kelimesi ise, inzar ile adem-i inzar arasındaki müsavata nassederek سَوَاءٌ kelimesine te'kiddir.
 
Üst Alt