Büyük Millet Meclisi ve Şeflik Dönemi

Ekrem

Yönetici-Admin
Yönetici
Süper Mod
Üyemiz
Mesajlar
9,151



Büyük Millet Meclisi ve Şeflik Dönemi
(1922-1950)

Bediüzzaman, 9 Kasım 1922'de (Rumî: 9 Teşrinisani 1338) BMM'de düzenlenen resmî “Hoş geldin” töreniyle karşılandı. Artık Bediüzzaman, bir yandan meclis çalışmalarına katılıyor, bir yandan da milletvekilleriyle önemli konuları tartışıyordu. Bu arada milletvekillerinin çoğunun namaz kılmadığını gören Said Nursî, bir açıklama yayınlayarak namazın önemini anlattı ve onları dinî emirlere uymaya davet etti. Bediüzzaman'ın bu gayreti 60 milletvekilinin daha namaz kılanlar arasına katılmasına sebep oldu.

Bu girişim bazı çevreleri oldukça rahatsız etmişti. Kâzım Karabekir Paşa bu açıklamayı meclis başkanı Mustafa Kemal Paşa'ya da okumuş, bu konu ile ilgili olarak Başkanlık Divanında 50-60 milletvekilinin içinde, Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasında tartışma çıkmıştı.

Bu tartışma Bediüzzaman ve yeni rejimin kurucuları arasındaki görüş farklılıklarının ilk işaretiydi. Bir yandan meclisteki oturumları takip eden Bediüzzaman, diğer yandan da tabiatçılığı ve inkârcılığı ortadan kaldırmayı hedef alan “Hubab” ve “Zeylü'l-Hubab” gibi eserlerini yayınlıyor; imanın esaslarına ilişmesinden korktuğu felsefe kaynaklı fikirlerin tesirini kırmaya çalışıyordu. Zira belirli çevrelerce, Yunanlılar karşısında alınan galibiyetin verdiği zafer sarhoşluğu içerisinde, bu tehlikeli inançsızlık cereyanı yayılmaya çalışılıyordu.

Bediüzzaman, Mecliste bulunduğu sırada da, her şeye rağmen Medresetüzzehra için çalışmaktan geri durmadı. II. Meşrutiyet döneminde Van'da temelini attığı, fakat savaş yüzünden inşaatı başlatılamayan üniversitenin kurulması için bir kanun teklifi hazırlattı. Bu teklif mecliste bulunan 200 milletvekilinden 163'ünün imzasıyla kanunlaştı.

Ankara'daki çalışmaları sırasında, yeni rejimin önde gelenlerinin bambaşka bir yolda olduğunu ve siyasî faaliyetlerle onları yollarından vazgeçirmenin mümkün olmadığını anlayan Bediüzzaman, Van'a dönmeye karar verdi. Bu fikrini bazı dostlarına açtığında Mustafa Kemal ve arkadaşları ona yeni bir teklif getirdiler: Ankara'da kalmaya karar verdiği takdirde, kendisi Libya'ya dönen Şeyh Sünusi yerine, 300 lira maaşla Büyük Millet Meclisi hükümetinin en yüksek dinî makamı olan “Şark Vilâyetleri Umumî Vaizliği"ne getirilecek, Diyanette müşavere üyeliği (eski Dârülhikmeti'l-İslâmiye üyeliği) ve milletvekilliği verilecek, ayrıca bir köşk tahsis edilecekti.

Ancak Said Nursî, bütün bunları reddetti. Ankara'daki siyasî havadan oldukça rahatsız olmuştu. Onun dünyasındaki değerler farklıydı. Makam, şöhret, mal, mülk ve paraya, özetle dünyaya zerre kadar önem vermemekteydi. Ankara'yı kendi hileli ve ent-rikalı siyaseti içinde bıraktı ve 1923 yılı Mayıs ayının başlarında Van'a gitti. Bütün değer yargıları dünyevî olan ve yeni rejimi de yalnızca dünyevî temeller üzerine kurmaya çalışanlar, Said Nursî'nin bu tavrına bir anlam veremediler. Yanındaki, manevî evlâdı gibi olan, büyük kardeşi Molla Abdullah'ın oğlu Abdurrahman bile kendisine teklif edilen “Meclis Zabıt Kâtipliği"ni kabul etmiş ve Ankara'da kalmıştı.

Van'a dönen Bediüzzaman bir diğer kardeşi Abdülmecid'in evinde ve Nurşin Camii'nde kısa bir süre kaldıktan sonra Erek Dağındaki bir harabede talebeleriyle birlikte ders yapmaya başladı.

Bediüzzaman, Erek Dağı'nın başında iman ve Kur'ân hakikatlerinin anlaşılması ve yaşanması için gayret içindeyken, Ankara'da yeni bir rejim şekillenmeye başlamıştı. Rejimdeki değişiklikleri hazmedemeyen çevrelerde ise Ankara'ya karşı tepkiler oluşuyordu. Böyle gergin bir ortamda hükümete karşı ayaklanmayı plânlayan Şeyh Said, Bediüzzaman'a mektup yazarak kendisine destek vermesini istedi. Ancak Said Nursî, bunun “menfi bir hareket” ve “kardeş kanı dökmek” olduğunu anlatarak, onu isyandan vazgeçirmeye çalıştı. Ayrıca, Şeyh Said ayaklanmasına aşiretiyle destek olmak isteyen doğunun namlı ve güçlü Hamidiye Paşalarından Kör Hüseyin Paşa, Bediüzzaman'ı Erek Dağı'nda ziyaret etmiş ve fikrini sormuştu. Bediüzzaman da ona, “Kan dökme, kan dökme, kan dökme!” diye cevap vermiş; Paşa da ayaklanmaya katılmamıştı.

Bediüzzaman'ın isyan sırasında böylesine yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, doğudaki nüfuzlu kimseleri Anadolu içlerine süren hükümet, onu da inzivada bulunduğu Erek Dağı'ndaki menzilinden alarak sürgüne gönderdi. Van'dan diğer sürgünlerle beraber kara yoluyla önce Trabzon'a, buradan da deniz yoluyla İstanbul'a götürüldü. Yaklaşık 20 gün kadar süren sorgulama sürecinde İstanbul'da kaldıktan sonra, Ankara'dan resmî bir yazı geldi. Bu yazı ile onun Burdur'da zorunlu ikamete tâbi tutulması emrediliyordu.

İstanbul'dan İzmir'e, oradan Antalya'ya ve nihayet 1926 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur'a götürüldü. Bediüzzaman Burdur'a geldiğinde yerleştiği evde ve Kasaboğlu Camii’nde yine muhtaçlara iman hakikatlerini anlatmaya ve dersler vermeye başladı. Sonra bu derslerin özetlerini “1. Ders, 2. Ders, 3. Ders…” gibi başlıklar altında toplayıp bir kitap hâline getirdi. Bu kitabı daha sonra Nurun ilk kitabı olarak, “Nurun İlk Kapısı” ismiyle yayınladı. Bir yandan da eserlerini yazmaya devam ederek, daha önce Arapça olarak yazdığı “Şemme” ve “Şule” risalelerinin ek parçalarını ele aldı.

Ancak, yapılan derslerden ve halkın etrafına toplanmasından rahatsız olan hükümet, onun Isparta'ya gönderilmesini emretti. 25 Ocak 1927'da Isparta'ya nakledilen Bediüzzaman, burada da derslerine devam etti ve etrafındaki insanlar çoğalmaya başladı. Evhamlı hükümet, bu defa da Bediüzzaman'ı, daha ücra bir köye naklederek insanlarla irtibatını kesmek istedi.

Eğirdir Gölü'ne yakın bir derenin yamacında kurulmuş Barla'ya ulaşım, göl üzerinden kayıkla yapılmaktaydı. Barla, Isparta'nın çok eski köylerinden biriydi ve nüfusunun çoğunluğunu yaşlılar oluşturuyordu. Çünkü gençler ekonomik nedenlerden dolayı büyük şehirlere göç etmişlerdi. Okuma yazma seviyesi de hayli düşük olan Barla, hükümet tarafından tecride en uygun yer olarak seçilmişti. Artık Said Nursî için sürgünler süreklilik kazanmıştı. Ancak, o bunları sürgün değil, kaderin onu vazife başına sevk etmesi olarak görüyordu.

Bir jandarma eşliğinde Eğirdir Gölü kayıkla geçilerek 1927 yılı başlarında Barla'ya getirildi. Bütün bu sürgünler esnasında, yanından ayırmadığı küçük sepetinde çay demliği, birkaç bardak ve bir sahan, elinde de Kur'ân-ı Kerîm'den başka hiçbir şeyi yoktu. Dünyadaki mal varlığı sadece bunlardan ibaretti.

İlk haftalarda, Muhacir Hafız Ahmed'in evinde kalan Said Nursî, daha sonra, tamir edilerek köylüler tarafından kendisine verilen ve önünde büyük bir çınar ağacı bulunan köy odasına taşındı.

Anadolu'nun bu en ıssız, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinden biri olan Barla, bir iman inkılâbına beşiklik ediyordu. Eğirdir Gölü kenarında, dağlarda, tepelerde bahar mevsiminin yeniden canlandırdığı kâinatı seyreden ve Rum Suresinin 50. ayetini defalarca okuyan Bediüzzaman, öldükten sonra dirilişi ispatlayan Haşir Risalesi'ni yazdı. Bu eser asırlardır yerinde sayan ve son iki asırdır Batı karşısında ezik bir duruş sergileyen İslâmî tefekkürün yeniden dirilişinin müjdecisiydi. Bu eseri, yine Kur'ân-ı Kerîm'i esas alan ve insanların imanlarını kurtarmalarına vesile olan diğer Nur Risaleleri takip etti. Sözler ve Mektubat tamamen, Lem'alar ise Yirmi Altıncı Lem'aya kadar Barla'da yazıldı. Önünde ulu bir çınar ağacı olan ev, Nurun ilk medresesi olmuştu.

Barla'da böyle bir iman inkılâbının temelleri atılırken Ankara'da başka bir devrim gerçekleşiyor, yeni rejim dünyevî bir sistem üzerine oturtulmaya çalışılıyordu. 3 Mart 1924'te Hilâfetin kaldırılması ile birlikte çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla eğitim tamamen dinden arındırılmış ve dinî eğitim veren medreseler kapatılmıştı. Birbiri ardına çıkarılan kanunlarla gerçekleşen devrimler, çağdaş Batılı insan tipini elde etme uğruna Anadolu'da kök salmış İslâmî dokuyu tamamen değiştirmeyi hedefliyordu. 30 Kasım 1925 yılında çıkarılan bir kanunla, tekke ve zaviyeler kapatıldı. Hemen ardından başka bir kanunla halk, Batılılar gibi giyinmeye zorlanıyor, şapka ve kılık kıyafet devrimi yapılıyordu. Halk, bu devrimlere kendi imkânları çerçevesinde tepki gösteriyor, direniyordu. Yer yer ayaklanma girişimleri bile oluyordu.

1928 yılında harf devrimi kanunu çıktı. Artık, İslâm harfleriyle kitap yayınlamak yasaklanmıştı. Bu yüzden Barla'da telif edilen risalelerin matbaalar yoluyla çoğaltılması mümkün değildi. İman ve Kur'ân hakikatlerine ihtiyaç duyan çevre köy ve kasaba sakinleri de, risaleleri elle yazarak çoğaltmaya başladılar. Büyük bir sabır ve azimle elle yazılmış, tam 600.000 nüsha Nur Risalesi bütün Anadolu'ya yayıldı. Halktan insanlar Said Nursî'nin Nur Risalelerini okuyor, yazıyor, başkalarına ulaştırmaya çalışıyor, anladığını yaşamaya ve başkalarına anlatmaya çabalıyordu.

Said Nursî'nin Nur Risalelerini önlerinde engel gibi gören çevreler, onu sürgünle durduramadıklarını anlayınca, bu defa imha yollarını denemeye karar verdiler. Hükümet, daha yakından kont-rol edebilmek amacıyla Bediüzzaman'ı, 1934 yılı yaz aylarında Isparta'nın merkezine getirtti.

Bediüzzaman burada da iman hizmetinden geri durmadı. Sürgünle istediklerini elde edemeyen muhalifleri, onu mahkûm etmek için bahane aramaya başladılar. Aranan bahane bulundu ve Said Nursî'ye hayranlık duyan yarı meczup bir zatın jandarma çavuşu ile yaptığı tartışmayı bahane eden Ankara hükümeti harekete geçti. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Ankara'dan Emniyet Genel Müdürü, Jandarma Genel Komutanı ve 120 askerle, 20 polisi beraberine alarak trenle Isparta'ya geldi.

Ankara'nın meydana getirdiği büyük telâşın sonucu Isparta polisi 20 Nisan 1935'te Said Nursî'nin oturduğu evde arama yaptı ve bütün kitaplarına el koydu. Bediüzzaman'ı da emniyete götürüp sorgulayan polis, suç unsuru herhangi bir şeye rastlayamayınca serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak birkaç gün sonra yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursî ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bediüzzaman'ın masumiyetine inanan insanların infiale kapılmamaları için, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın, “Sıradan bir zabıta olayıdır” diye açıklama yapmasına rağmen Bediüzzaman ve 120 talebesi askerî araçlara bindirilerek Eskişehir Hapishanesine gönderildiler. Eskişehir Hapishanesinde tam tecrit edilen Said Nursî'yi, bir-iki istisna hariç, kimseyle görüştürmediler.

Bu sıkıntılı ve zor şartlara rağmen Risale-i Nurların yazılması yine devam edecekti. Bediüzzaman, Yirmi Yedi, Yirmi Sekiz, Yirmi Dokuz ve Otuzuncu Lem'aları burada yazdı. Talebeleriyle mektuplaşmaları, burada da devam etti. Bu arada sorgu hâkimleri araştırmalarına başladılar. İki ay süren araştırma ve incelemeler sonunda, gözaltına alınanların çoğunu serbest bırakmak zorunda kaldılar.

Bediüzzaman, “vatana ihanet” iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kaldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinin 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği kararla Said Nursî'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da zorla alıkoyma (mecburî ikamet), 15 talebesine de altışar ay hapis cezası verildi. Zaten Bediüzzaman ve ceza alan talebeleri tutuklu olarak kaldıkları cezaevinde bu süreyi doldurdukları, diğer talebeleri ise beraat ettikleri için tahliye edildiler.

Eskişehir Cezaevinden tahliye edilen Bediüzzaman Said Nursî serbest bırakılmayarak, polis gözetimi altında mecburî ikamet için Kastamonu'ya gönderildi. Sürgünün ilk üç ayında polis karakolunun üst katında oturmak zorunda kaldı. Daha sonra, karakolun tam karşısında ve birkaç metre uzağında bulunan bir eve yerleştirildi. Evinin karakola bakan pencerelerini, perdeyle kapatmasına dahi müsaade edilmedi. Tamamen hukuk ve kanun dışı böylesine ağır baskılar altında kalan Said Nursî, burada da Risale-i Nur'un telifine ara vermedi. Fırsat buldukça kırlara çıkıyor, tabiatla baş başa kalarak tefekkür ve dua ile kendisine ihsan edilen feyizli manaları kitaplaştırıyordu. İşarat-ı Kur'âniye Risalesi olan Birinci Şua, İkinci Şua, Hasbiye Risalesi olan Üçüncü Şua, Altıncı Şua ve Ayetü'l-Kübra Risalesi olan Yedinci Şua burada yazıldı.
 

Ekrem

Yönetici-Admin
Yönetici
Süper Mod
Üyemiz
Mesajlar
9,151
Kastamonu'da Bediüzzaman'ın etrafını yeni talebeleri almaya başladı. Ancak, kendisini ziyarete gelenler karakola çekilip sorgulanıyor, görüşmeleri engelleniyordu. Bütün bunlara rağmen Risale-i Nurları okuyarak imanlarını kurtaran insanlar, risaleleri okumaya devam ediyor, yazıyor ve iman hakikatlerini muhtaç olanlara anlatıyorlardı. Bediüzzaman ve Nur Talebelerinin bütün hedefi ve programı insanların imanlarını kurtarmaktı. Bütün kuvvetleriyle dünyaya çalışan muhalifleri ise buna bir anlam veremiyor, “Mutlaka gizli bir teşkilât kurmak için uğraşıyor” diye evhamlanıyorlardı.

Onu rejim için tehlikeli bulanlar, yeni bir plân hazırlığı içindeydiler. Denizli Çivril'de, Atıf Egemen ve birkaç arkadaşında bulunan Beşinci Şua risalesi bahane edilerek, yine tutuklamalar yapıldı. Ankara'nın emriyle Denizli Valisi bütün vilâyetlere bilgi verdi, özellikle Kastamonu ve Isparta Valiliklerine şifreli telgraflar gönderdi. Isparta'da çok ciddî bir şekilde arama ve soruşturmalar yapıldı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Rüştü Saraçoğlu ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel Denizli, Isparta ve Kastamonu'daki gelişmeleri yakından takip ediyorlar, gerektikçe müdahalelerde bulunuyorlardı.

Bediüzzaman, 20 Eylül 1943'de Isparta Savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklandı. Ağır hasta olmasına rağmen 3 Ekim 1943 tarihinde Isparta'ya gönderildi. Askerî konvoyla, Çankırı üzerinden kara yoluyla Ankara'ya getirildi. Ankara'da daha önceden tutulan ve otel görevlisi kılığına girmiş polislerle doldurulan Kastamonu Oteli'ne yerleştirildi. Bu arada Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, Said Nursî'yi valiliğe çağırtarak sarığını çıkarıp şapkayı giymesini istedi. Hatta elindeki şapkayı zorla giydirmek için teşebbüste bulundu. Ancak Bediüzzaman, boynunu işaret edip, “Bu sarık bu başla beraber çıkar” diyerek sarığını çıkarmayı reddetti. Bu tartışmanın yaşandığı akşam Bediüzzaman trenle Ankara'dan Isparta'ya geldi. Sorgulamalar başladığında Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi kararı alındı. Bediüzzaman'la birlikte Isparta, Kastamonu ve Denizli'deki Nur Talebeleri 25 Ekim 1943'te Denizli'ye sevk edildi.

Denizli hapsi yine tecrit altında başladı. Çok zor şartlarda geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'u telife devam etti. Asa-yı Mûsa Mecmuası'nın bir parçası ve On Birinci Şua olan Meyve Risalesi, On İkinci ve On Üçüncü Şualar Denizli Hapishanesinin meyvesi oldu. Bu arada cezaevindeki Nur Talebeleri sayesinde Risale-i Nur'la tanışan mahkûmlar, bambaşka birer insan oluyorlardı. Böylece hapishaneler birer ilim-irfan okulu hâline dönmüştü. Nur Talebelerinin bulunduğu hapishaneler, hapishanelerin “ıslah görevleri” bakımından örnek oluşturmaktaydı.

Aylar sonra, 15 Haziran 1944 günü mahkeme kararını verdi: Beraat ve tahliye. Tahliye edilen Nur Talebelerine Denizli halkı sahip çıktı ve evlerinde misafir ettiler. Bediüzzaman ise Şehir Palas Oteline yerleşti ve yaklaşık bir buçuk ay kadar Denizli'de kaldı. Ankara'daki CHP hükümeti Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararına rağmen, Said Nursî'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskâna tâbi tutulmasını emretti ve daha önce Kastamonu'ya aldığı nüfus kaydını bu defa Emirdağ'a nakletti.

Emirdağ'a giden Bediüzzaman, hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirildi. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve tarassuda tâbi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bediüzzaman'a Denizli Hapishanesini bile aratıyordu. Ziyaretçilerle görüşmesi yasaklanan Bediüzzaman, Emirdağ'da üç kere de zehirlenme tehlikesi atlatmıştı. Hukukî ve kanunî yollardan Bediüzzaman'ı alt edemeyen muhalifleri, onu zehirleyerek imha etmek istemişti. Hayatı boyunca 23 defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ'da gerçekleşmişti. Defalarca zehirlendiği hâlde, Allah'ın inayetiyle mutlak ölümden her defasında kurtulan Bediüzzaman, bu zehirlerin verdiği ıstırabı ömrü boyunca yaşadı.

Bu zulümler ve olumsuzluklar yaşanırken, Risale-i Nurların telifi de devam ediyor ve sıkıntıları hafifletecek sevindirici gelişmeler oluyordu. Yargıtay Birinci Ceza Dairesi, 30 Aralık 1944 tarihinde verdiği kararla, savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararını onayladı.

Diğer bir gelişme ise artık Risale-i Nur'ların teksir makinesi ile çoğaltılma imkânının doğması idi. 1946 yılında Karaköy'de bir ithalâtçı firma tarafından Türkiye'ye getirilen ilk teksir makinelerinden üç tanesini Nur Talebeleri almış, Isparta ve İnebolu'da Risaleler teksir edilmeye başlanmıştı.

Ayrıca, 1947 yılında haccın sınırlı da olsa serbest bırakılması sonucu, hacca gidenlerin yanlarında götürdükleri Risaleler, Nurların İslâm âlemine yayılmasına vesile olmuştu. Öte yandan İnebolu'da yeni yazı ile teksir edilen Asa-yı Mûsa ve baskısı yapılan Gençlik Rehberi gibi risaleler, Hristiyan misyonerlere verilmiş ve Risale-i Nur'lar Amerika'ya kadar gönderilmişti. Böylece ilk defa Risale-i Nur'lar dünyaya açılıyordu.

Her geçen gün Risale-i Nur'ların yaygınlaşarak muhtaçlara ulaşması hükümeti yine rahatsız etmeye başlamıştı. 17 Ocak 1948 günü Said Nursî ve on beş talebesi evlerinden ve iş yerlerinden alınarak Afyon il merkezine götürüldüler. Bir hafta kadar Emniyet Otelinde bekletilerek sorgulamaları yapıldı ve tutuklanarak cezaevine konuldular. Bu defa değişik illerden 48 Nur Talebesi Afyon'a toplatılmıştı. Soruşturmayı tamamlayan savcılar ve sorgu hâkimliği dosyayı Ağır Ceza Mahkemesine havale etti.

Nur Talebeleri, daha önce Denizli Mahkemesinde “gizli cemiyet kurma, rejim aleyhinde olma, inkılâpları kabul etmeme, Mustafa Kemal'i tahkir” gibi iddialarla yargılanıp beraat kararı almalarına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesinde de bu iddialarla yargılandılar.

Bir yandan mahkeme devam ederken diğer yandan da Afyon Cezaevinde tutuklu bulunan Bediüzzaman ve talebelerine yapılan baskılar artıyordu. Artık hasta ve yetmiş yaşında olan Said Nursî, altmış kişilik büyük bir koğuşta tek başına bırakılmış, soğuk kış gecelerinde odanın kırık penceresi buz tutmasına rağmen başka bir yere nakledilmemiş ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi birkaç defa da burada zehirlenmişti. Cezaevi tabibi, güya salgın hastalıktan korumak için aşılama bahanesiyle en kuvvetli zehirlerden şırınga etmişti. Zehrin etkisiyle ateşler içinde sancıyla kıvranan Bediüzzaman, soğuk koğuşunda kimseyle görüştürülmüyor, hapishanedeki talebelerinin onu ziyaret etmesine bile izin verilmiyordu.

Ancak, Nur Talebeleri burada da hapishaneyi ilim-irfan yuvasına dönüştürmeyi başarmışlardı. Mahkûmlara Kur'ân-ı Kerîm ve Risale-i Nur dersleri vererek onlardan birçoğunun ıslahını sağlamışlardı. Bütün ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman yazmaya devam ediyor, On Dördüncü ve On Beşinci Şuaları burada yazarak Risale-i Nurların telifini tamamlıyordu.

Ve nihayet mahkeme, 6 Aralık 1948 tarihinde Said Nursî hakkında 20 ay ağır hapis cezasına hükmetti. Karar temyiz edildi ve Yargıtay kararı Bediüzzaman'ın lehine bozdu. Yargıtayın bozma kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak, yirmi aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağladı. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk hâliyle dolduran Said Nursî, 20 Eylül 1949'da serbest bırakıldı. Ancak Ankara'dan gelen emirle Afyon'da polis gözetiminde, mecburî iskâna tâbi tutulması gerekiyordu. Bu gözetim 72 gün sürdü.

Nihayet 2 Aralık 1949 tarihinde Emirdağ'a gelen Said Nursî'ye, Emirdağ kaymakamı hiç beklemediği bir tebliğde bulundu. Hükümet, Bakanlar Kurulu kararı ile Bediüzzaman'a günlük 2,5 lira tayinat bedeli (günlük geçim için gerekli bedel) ödenmesi, kendi istediği tarzda müstakil bir ev yapılması ve ayrıca diğer harcamaları için de hatırı sayılır miktarda bir paranın ayrılması için Emirdağ kaymakamlığına emir vermişti. Bediüzzaman, teklifi talebeleriyle istişare etti. Bundan amacı, böyle durumlarda nasıl davranılması gerektiğine dair, onlara bir ölçü vermekti. Tutumu, Sultan Abdülhamid döneminde ve Birinci Mecliste, benzer teklifler karşısında takındığı tavırdan farklı olmadı. Bu teklifi de reddetti. Gerekçesi de o dönemdekilerle aynı idi. Benzer tekliflerin sus payı veya bir çeşit rüşvet olarak verildiğine inanıyordu. Bu gibi teklifleri kabullenmek, her şeyden önce hizmet anlayışındaki ihlâs düsturuna zıttı. Ayrıca, minnet altında kalma tehlikesi söz konusu olabilirdi. Bu da, hizmetin gerektirdiği “hür davranabilme” ve “serbest hareket edebilme” imkânlarını zedeleyebilirdi.

Bu tahsisatı reddeden Bediüzzaman, yine rahat bırakılmadı. Aslında Bediüzzaman, bu tahsisat tekliflerini reddetmesini, kendisine yapılan baskıların sebeplerinden biri olarak değerlendirmekteydi. Zira kendisini teslim alma fırsatlarından birini, belki en önemlisini, hâkim gücün elinden, böylelikle almış oluyordu.

 
Üst Alt