Bir şecere, bir hırka, bir mühür

hacı anne

Süper Kardeşimiz
Üyemiz
Mesajlar
1,047
Yıl bin dokuzyüz altmışdokuz, hasat mevsimi. Lâdik harmanlarında harıl harıl
döven dönüyor. Arpa buğday, nohut mercimek, zeğerek, Allah ne verdiyse, bir
taraftan dövülüyor bir taraftan ambarlara çekiliyor.Hasat mevsiminde
köylülerin çoğunluğu harmanda yatar kalkar. Ben de yattım kalktım
çocukluğumda bu harman yerlerinde.Her harmanın bir "küme"si, kümelesi olurdu
o zamanlar. Uçları çatallı dört beş ağacın üstten birbirine çatılması ve
aralarının da sık yapraklı çalılarla kapatılması suretiyle yapılırdı bu
serin "küme"ler.Çiftçilerin harman evleriydi bu "küme"ler. Yemek orda
yenilir, su orada soğuk tutulur, orada istirahat edilirdi. Harmanların tek
kuytu ve gölge yeri bu "küme"lerdi.Gündüz istirahatleri yakıcı güneş
dolayısıyle "küme"de, yapılır da, gece yatılarında "küme"nin dışarısı, sap
arası ya da "çec"in kenarı tercih edilirdi.Gece yatılarında -mevsim sıcak-
altınızda bir çul cuval, üstünüzde yine bir çul çuval, öyle yatarsınız.
Bazan sapın, buğday sapının içine de sokulup yatabilirsiniz. Arpa sapının
içinde yatmak çok zordur, arpa tozu çok feci yakar. Yakar ve
kaşındırır.Ahmed Ağa'nın büyük oğlu Zekeriya, çecin kenarına
yatmış.Elektriksiz köy gecelerinde yıldızlar yeryüzüne o kadar yaklaşır ki,
galaksi çınarları dallarını salıverirler aşağılara sanki. Böylesi köy
gecelerinde, hele hele berrak bulutsuz günlerin leylinde, ellerinizi
uzatsanız dokunacak gibi olursunuz yıldızlara.Zekeriya yorgun, uykunun
koynunda öylesine dalmış gitmiş ki, düş içinde düş görüyor. Rüyasında
harmandan ambarına zahire çekiyor, ama mahsül o kadar çok ki, çeke çeke
bitiremiyor. Harmanla ev arasında sırtında bir yırtık çuvalla, etrafa döke
saça gide gele o kadar yoruluyor ki, harmana son dönüşünde: Şurada azıcık
dinleneyim! diye yan gelip uzandığı bir sırada, bu kez de babası gelip
dikiliyor tepesine: Zekeriya!Zekeriya uyanamıyor. Bir kez daha sesleniyor
Ahmed Ağa: Zekeriyaa!..

Zekeriya uykunun derinliklerinde şöyle sağına soluna bir dönüyor ama, yine
uyanamayınca, Ahmed Ağa ayağıyla dürtüveriyor: Zekeriyaaaa!.. Kalk oğlum
kalk, misafirlerimiz var odada!.. Üçüncü seslenişte Zekeriya ayağa fırlıyor,
heyecan içinde. Şöyle etrafına bir bakınıyor, tam seher vakti. Fecr-i sadık
sökmek üzere:

-- Bismillâhirrahmanirrahim!

Kümelesindeki çanak ibrikle bir abdest alıyor, dooğru eve, odaya
gidiyor.Oda, Ahmed Ağa'nın misâfir odası, hariciye... Dört beş basamaklı taş
merdivenden çıkılan girişinin bir tarafı evine, öbür tarafı sokağa
açılıyor.Oda kapılarının anahtarları Zekeriya'da, fakat içerde ışık yanıyor.
İçerde bir kaç kişi var. Ahmed Ağa'nın sözünü ettiği misâfirler,
içerdekiler.Babasının ölmeden önce tembihatı olduğu için fazla şaşırmıyor
ama, yine de tam teskin edemiyor heyecanını. Biraz da korkuyor hatta. Öyle
ya, babası Ahmed Ağa, ölümünden bir kaç gün önce: Oğlum, ben öldükten bir
müddet sonra üç kişi gelecek! Geldikleri zaman şu emanetleri onlara ver!
demiş ama, gecenin bu en beklenmedik saatinde geleceklerini söylememiş.Her
neyse, öyle de olsa, yine de bir heyecan uyanır insanda öylesi anlarda,
böylesi durumlar karşısında.Zekeriya kendini şöyle azıcık toparladıktan
sonra anahtarlarını kilitlere sürmüş ve açmış kapıları içeri girmiş, usulca:

-- Es Selâmü aleyküm!İçerdekilerin üçü birden, çömeldikleri yerden hafif
önlerine eğilerek, elleri böğürlerinde:

-- Ve aleykum selâm ve rahmetullahi ve berekâtuhuuu!.. diyerek alıyorlar
selâmını Zekeriya'nın.

Hilâl şeklinde oturmuşlar içerdekiler. Hilâlin ucundaki boşluğu Zekeriya'ya
ayırmışlar. İçlerinden biri eliyle işâret ediyor Zekeriya'ya, şuraya otur
der gibi. Zekeriya da hemen oturuveriyor tabii. Zekeriya da oturunca el ele
tutuşarak bir halaka oluşturuyorlar. Ve bir zikir başlıyor.

Hû hû hû hû hû hû hû!
Lâ i-lâ-he il-lâ hû!
Hû hû hû hû hû hû hû!
Lâ ma'-bû de il-lâ hû!
Hû hû hû hû hû hû hû!
Lâ mak-sû-de il-lâ hû!
Hû hû hû hû hû hû hû!
Lâ mev-cû-de il-lâ hû!

Zikrin sonunda akar kokar bir şey veriyorlar Zekeriya'ya, yemesi için:

-- İnsâniyetine kat şunu! diyerek, ne olduğunu bilmediği bir şey
tutuşturuyorlar eline.Zekeriya, eline tutuşturulan şeyden bir lokma alıyor
ağzına ama... Aaaan-nâh!.. Ne yenir, ne yutulur bir şey fakat, ağzından
çıkarıp da atacak hali yok. Çar naçar, yarı çiğnenmiş, yarı çiğnenmemiş
yutuyor o lokmayı artık. Geriye kalanı da şöyle aklısıra farkettirmeden bir
kenara koyduğu sırada, içlerinden biri:

-- Kısmetin bu kadermiş... Eğer tamamını yiyebilseydin babanın yerine sen
yürüyecektin!.. demiş. Böyle söylenince, Zekeriya hemen koyduğu nesneye
sarılmış ama, eli boş kalmış. Kendisine ikrâm edilen şey her ne ise -ki
bence o, bir imtihan, sınama kısmet lokması, kısmet helvası- ortadan
kayboluvermiş.Bi biri bi biri konuşuyormuş bu üç kişinin. Zekeriya öyle
azıcık kıvranınca, yine o üçten biri:

-- Efendi, demiş, sen... Harımda (harman yerinde) gördüğün rüyanda da döktün
seçtin ya kısmetini, o yırtık çuvalla? Ama gene de kısmetsiz değilsin...
Zekeriya'nın şaşkınlığı zirveye çıkmış artık bunun üzerine iyice.
Zekeriya'nın hayreti gayreti üzerinde dövünürken, yine üçten biri:

-- Biz, demiş, babanın sana bıraktığı emanetleri almaya geldik.Zekeriya,
içinin içinde kendi kendine: "Emânet... Babamın bana bıraktığı emanet, bir
şecere, bir hırka, bir mühür... Evet, elbet bişiy bunlar ama... Ehemmiyeti
ne bunların bu kadar acaba?.." diye döküp düşünürken, yine üçten biri
kalbinden geçirdiği şeye cevap vererek, şunu söylemiş:

-- Bir şecere, bir hırka, bir mühür, erbabı için çok şey, ama erbabı olmayan
için hiç bir şey... Zevâhir bevâtının elbisesidir... Bevatını elbisesiz,
çıplak görmeye herkesin tahammülü yoktur.

Üçten biri böyle söylemiş ya, hakikaten de az sonra aynısı gerçekleşmiş
bunun.O üç kişi Zekeriya'dan emanetleri alınca

-- Hadin, demişler, hep birlikte Ahmed Ağa'yı ziyâret edelim!

Hep birlikte odadan çıkmışlar, kabristana doğru yürümeye başlamışlar. Bahçe
aralarından. Ahmed Ağa'nın eviyle kabristan arasında bahçeler varmış o
zaman. Elmalar, erikler, armutlar, vişneler ve sıra sıra kavakların yer
aldığı bahçeler...Gökte yıldızlar, yerde böcekler ve şurada burada tek tük
kuş sesleri...Herkes uyurken ortaya çıkan gece kuşlarının sesi bir garibtir.
İnsanı başka âlemlere çeker götürür.Zekeriya ve o üç gayb ricâli evliya bu
manzara içinde kabristana doğru giderken, bir an için Zekeriya'nın keşfi
açılıverir. Zerreden küreye her şeyin tesbihatını duymaya başlar. Taşların,
ağaçların her şeyin, kimisinin rükuya vardığını, kimisinin secdeye
kapandığını görür. Sağından solundan, önünden ardından, üstünden altından
her taraftan bir tesbihat uğultusu gelmektedir. "Göklerde ve yerde ne varsa
hepsi Allah'ı tesbih eder; mülk O'nundur ve hamd O'nadır ve O her şeye
kadirdir." (Teğabun suresi birinci âyeti)nin bütün esrarı gözlerinin önüne
serilince, Zekeriya bayılır düşer.O üç gayb ricâli evliya, kollarından tutup
kaldırırlar Zekeriya'yı:

-- Kalk efendi, kalk!.. Bu âlem halkının basiretinin bağlı oluşunun da bir
faydası olduğunu gözlerinle gördün işte! Eğer herkesin basireti açık olsa,
hiç kimse şu yapıp ettikleri şeylerin hiç birisini dünyada yapamazlar.
Herkes el etek çeker dünyadan o zaman.

Sonra, o lâhûtî cümbüş içinde, o gayb erenler, geldikleri gibi sır olurlar
giderler. Zekeriya, azıcık toparlanır gibi olduğu zaman, babasının kabri
başında bulur kendini. Yâsin sûresinin "O bir şey istediği zaman ol der,
oluverir. Her şey O'nundur, O her şeyin üstünde ve ötesindedir. Hepiniz O'na
döneceksiniz." meâlindeki son âyetleri dökülmektedir o anda Zekeriya'nın
ağzından. Elini yüzüne çalarken, sabah ezanları başlar Lâdik'de...*



Mustafa Özdamar'ın Ladikli Ahmed Ağa kitabından alınmıştır.
 
Üst Alt