๑۩۩๑Burada her şey "NET"๑۩۩๑

islamiforumlar.net





Go Back   islamiforumlar.net - islami forum > KÜLTÜR,EDEBİYAT MİZAH > Çiçekçilik, çiçek yetiştirme
Anasayfa Kuran-ı Kerim Kuran Öğren İslami rüya tabirleri İslami Oyunlar İlahiler İletişim
Çiçekçilik, çiçek yetiştirme çeşitli çiçek türleri hakkında bilgiler içerir

Böcekçil bitkiler

böcekçil bitkiler, böcekçil bitkilerin özellikleri, etobur bitkiler, böcek yiyen bitkiler, etçil bitkiler resimleri, böcekçil bitkiler nelerdir, et yiyen bitkiler etobur bitkiler, böcekçil bitkiler çeşitleri, böcekçil bitkiler nedir, böcekçil bitkiler hakkında ...


Yeni Konu aç Alıntı

 

Seçenekler Değerlendirme
Alt   #1 (permalink)
serdar
Yönetici

Standart Böcekçil bitkiler

böcekçil bitkiler, böcekçil bitkilerin özellikleri, etobur bitkiler, böcek yiyen bitkiler, etçil bitkiler resimleri, böcekçil bitkiler nelerdir, et yiyen bitkiler etobur bitkiler, böcekçil bitkiler çeşitleri, böcekçil bitkiler nedir, böcekçil bitkiler hakkında bilgi

Etobur (Etçil) Bitkiler Hakkında Genel Bilgiler

DOĞA HARİKASI, BÖCEK YİYEN BİTKİLER
Bataklık ve asitli gibi besinden yoksun topraklarda yetişen bu bitkiler, zamanla besinleri toprak dışından temin etmek üzere evrime uğramışlardır. Bunun için oldukça dahiane böcek yakalama yöntemleri geliştirmişlerdir. Bu metodlar genelde aktif kapan ve pasif kapan olarak ikiye ayrılır.

Aktif kapana en iyi örnek Venüs Sinek Kapanı'dır (Dionea muscipula). Bu bitkinin kapan şeklinde yaprağı içine bir böcek girdiği zaman, kapan aniden kapanarak içindeki böceği hazmetmeye başlar. Böcek bir hafta içinde tamamen sindirilerek bitkinin besin ihtiyacı karşılanır. Böceğin bitkinin kapanına cezbedilmesi için bitki aromalı bir nektar salgılar. Bu nektara kanan böcekler kapanın içine girdiklerinde kapan saniyenin otuzda biri bir hızla kapanarak böceği hapseder. Daha sonra bitki böceği hazmetmeye başlar ve bir hafta sonra geride böceğin sadece artıkları kalır. Venüs Kapanının kapan mekanizması çizimini altta görebilirsiniz.

İkinci kapan türü de pasif kapanlardır. Bu gruba giren bitki gruplarına Sarracenia, Drosera, Nepenthes, Heliamphora, Pinguicula ve Drosaphyllum örnek gösterilebilir. Pasif kapanların iki ana türü mevcuttur. Bunların en ilginçlerinden biri eski sinek kağıtları gibi yapraklarında yapışkan bir sıvı üreten bitkilerdir. Bu bitkilerin yaprakları şekerli ve yapışkan damlacıklar üretirler. Bu damlacıkları yemek için konan böcek yaprağa yapışır ve kurtulamaz. Daha sonra yaprak böceğin etrafını sararak böceği hazmeder. Bu tür bitkilere en iyi örnek Drosera'lardır. Drosera yaprakları avını sararak hazmettiği için hem aktif hem de pasif kapan özelliklerine sahiptir.

Diğer ve daha yaygın bir pasif kapan türü de sürahi kapan denilen türdür. Bu tür bitkilerde (Nepenthes, Sarracenia ve Heliamphora) bitkinin birçok sürahi şeklinde kapanı vardır. Bu kapanların içi sindirim enzimleri içeren su ile doludur. Kapanın etrafında salgılanan aromalı sıvıya kanan böcekler, daha çok bu cazip yemden yemek için yavaş yavaş kapanın içine doğru ilerlerler. Ancak kapanın içinde bulunan kıllar aşağı doğru uzadığından böcek kapana girer ama bir daha geri çıkamaz. Nihayet enzimli suda boğularak bitkiye yem olur. Bu türe bağlı bazı cinslerin, özellikle Nepenthes'lerin bazen fare veya kuş kadar büyük avlar yakaladığı ve hazmettiği bilinmektedir. Altta böyle iki Nepenthes türü görülmekte.
Click the image to open in full size.
Etobur bitkiler dünyasına bir bakış
Etobur bitki tuzakları 4 grup altında toplanabilir;
1- Sürahi tuzaklar,
2- Yapışkan tuzaklar,
3- Emici tuzaklar
4- Ani kapanan tuzaklar olmak üzere .
Literatürde, “Böcek Yiyen Bitkiler” (Insectivorous Plants) ve “Böcek Kapan Bitkiler” (The Fly Trap-Plants) gibi isimlerle de anılan Etobur yani Karnivor bitkiler (Carnivorous Plants) bilimsel olarak ilk defa Charles Darwin tarafından araştırılmıştır.

Etobur bitkilere geçmeden önce, bitkilerin ekosistemdeki önemleri hakkında kısa bir bilgi verelim. Yeşil bitkiler, canlı yaşamın devamlılığı için doğanın vazgeçilmez unsurlarıdır. Besin piramidinin tabanında yer aldıkları için, ekosistemin primer (birincil) üreticileri konumundadırlar. Primer üretici organizmalar, yaşadıkları ortamdan aldıkları hammaddeleri (azot, fosfor, potasyum, kalsiyum v.b besin elementleri ile karbondioksit) kullanarak kendileri ve diğer canlıların yaşamları için gerekli olan besinleri sentezleyen organizmalardır. Yeşil bitkilerin önemi, sadece primer üretici olmaları ile sınırlı değildir. Ekosistemin oksijen ve karbondioksit dengesinin korunması ve buna bağlı olarak yeryüzündeki ısı kontrolünün sağlanması da yeşil bitkilerin kontrolü altındadır. Üstlendikleri tüm bu görevler, yeşil bitkilerin doğanın vazgeçilmez unsurları olduklarının çok açık bir göstergesidir.

Bitkilerin de, insanlar, hayvanlar ve diğer canlılar gibi sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için dengeli beslenmeleri gerekir. Bitkiler dengeli beslenebilmek için, bulundukları ortamdaki besin maddelerini ihtiyaçları ölçüsünde almak zorundadırlar. Her bitkinin, azot, fosfor, potasyum, demir, bakır, çinko, mangan, klor, molibden ve bor gibi besin elementlerine olan ihtiyacı bir diğerinden farklılıklar gösterir. Acaba bitkilerin tamamı besin ihtiyaçlarını aynı yolla mı sağlamaktadır?
Click the image to open in full size.
Etobur Bitkiler Niçin Var?

Canlılığın devam edebilmesi için, yeryüzündeki her canlı türünün özel bir görevi bulunmaktadır. Önemsiz olduğunu düşündüğümüz bir karasineğin bile, bazı bitkilerin tozlaşması, ölü organizmaların mekanik parçalanması ve diğer hayvanlara besin kaynağı olması gibi yararlı görevleri bulunmaktadır. Benzer şekilde, çoğumuzun yakın çevremizde görmekten hoşlanmadığı bir eşek dikeni bitkisi de, bazı omurgasızlar için beslenme, barınma ve korunma sağlamaktadır.

Yeryüzündeki her bitki türü, özel bir ekolojik ortamda evrimsel sürecini tamamlayarak günümüze kadar gelmiştir. Bitkiler, bu süreç içinde besin maddelerini temin edebilmek için birbirlerinden farklı beslenme yolları tercih etmişlerdir. Örneğin baklagiller (Fabaceae) familyasına dahil olan bitkiler, ihtiyaç duydukları azotun bir bölümünü topraktan alırlarken, önemli bir bölümünü de azot bağlayan bakteriler (Rhizobium) yardımıyla elde etmektedirler. Bu bitkiler, köklerindeki yumrularda barınan ve atmosferik azotu bağlayan bakterilerle bir arada evrimleşmişlerdir (ko-evolusyon).

Azotlu bileşiklerce zengin toprakları tercih eden ısırgan otu, ballıbaba ve banotu gibi bitkiler, evrim süreçlerini azotlu topraklarda tamamlamışlardır. Doğadaki madde döngüsünün yeterince tamamlanamadığı mineral maddeler bakımından fakir bataklıklar ile kireç oranı yüksek olan topraklarda evrimleşen etobur bitkiler ise azot, fosfor ve potasyum gibi ihtiyaçlarını toprak dışından temin etmek üzere farklılaşmışlardır.

Etobur Bitkiler Nasıl Hareket Eder?
Böcek yakalayıp sindiren bitkilerin çoğu kapan yapraklarını hareket ettirir.
Hareket etme hayvanlara ait bir özellik olmasına rağmen bu bitkiler nasıl hareket ediyor?
Ve böcek yakalayabileceği pozisyona gelen kadar başlangıçta hareket yoktur. Böceğin yakalayabileceği pozisyona geldiğini nasıl hissediyor ve bunu düşünebiliyor mu?
Bataklık ve asitli gibi besinden yoksun topraklarda yetişen bu bitkiler, zamanla besinleri toprak dışından temin etmek üzere evrime uğramışlardır. Bunun için oldukça dahiane böcek yakalama yöntemleri geliştirmişlerdir. Bu metodlar genelde aktif kapan ve pasif kapan olarak ikiye ayrılır. Aktif kapana en iyi örnek Venüs Sinek Kapanı'dır (Dionea muscipula). Bu bitkinin kapan şeklinde yaprağı içine bir böcek girdiği zaman, kapan aniden kapanarak içindeki böceği hazmetmeye başlar. Böcek bir hafta içinde tamamen sindirilerek bitkinin besin ihtiyacı karşılanır. Böceğin bitkinin kapanına cezbedilmesi için bitki aromalı bir nektar salgılar. Bu nektara kanan böcekler kapanın içine girdiklerinde kapan saniyenin otuzda biri bir hızla kapanarak böceği hapseder. Daha sonra bitki böceği hazmetmeye başlar ve bir hafta sonra geride böceğin sadece artıkları kalır. Venüs Kapanının kapan mekanizması çizimini altta görebilirsiniz.

İkinci kapan türü de pasif kapanlardır. Bu gruba giren bitki gruplarına Sarracenia, Drosera, Nepenthes, Heliamphora, Pinguicula ve Drosaphyllum örnek gösterilebilir. Pasif kapanların iki ana türü mevcuttur. Bunların en ilginçlerinden biri eski sinek kağıtları gibi yapraklarında yapışkan bir sıvı üreten bitkilerdir. Bu bitkilerin yaprakları şekerli ve yapışkan damlacıklar üretirler. Bu damlacıkları yemek için konan böcek yaprağa yapışır ve kurtulamaz. Daha sonra yaprak böceğin etrafını sararak böceği hazmeder. Bu tür bitkilere en iyi örnek Drosera'lardır. Drosera yaprakları avını sararak hazmettiği için hem aktif hem de pasif kapan özelliklerine sahiptir.

Diğer ve daha yaygın bir pasif kapan türü de sürahi kapan denilen türdüu. Bu tür bitkilerde (Nepenthes, Sarracenia ve Heliamphora) bitkinin birçok sürahi şeklinde kapanı vardır. Bu kapanların içi sindirim enzimleri içeren su ile doludur. Kapanın etrafında salgılanan aromalı sıvıya kanan böcekler, daha çok bu cazip yemden yemek için yavaş yavaş kapanın içine doğru ilerlerler. Ancak kapanın içinde bulunan kıllar aşağı doğru uzadığından böcek kapana girer ama bir daha geri çıkamaz. Nihayet enzimli suda boğularak bitkiye yem olur. Bu türe bağlı bazı cinslerin, özellikle Nepenthes'lerin bazen fare veya kuş kadar büyük avlar yakaladığı ve hazmettiği bilinmektedir. Suda yaşayan tek böcek yiyen ailesi aktif kapanlı olan Utricularia'dır. Bu bitkilerin çoğu türü tamamen suyun altında yaşarlar ve küçük su böcekleriyle beslenirler.
Click the image to open in full size.
Böcek yiyen bitkiler sanılanın aksine dünyanın kutuplar dışında hemen her yerinde bulunabilir. Nepenthes türü bitkilerin yalnız tropikal bölgelerde yetişmesine karşın Sarracenia ve Dionea türleri yalnızca Kuzey Amerika''a bulunur. Drosera'lara ve Pinguicula''lara çok daha yaygın bir bölgede rastlanır.
Etobur bitkilerin yaprakları, en ilginç özelliklere sahip olan yapraklardandır. Kese, huni veya ibrik gibi şekillere sahip olan bu yapraklar böcek yakalayabilir, böceklere yuva olabilir veya su depolayabilirler.

Etobur Bitkiler Nasıl Beslenirler?
Etobur bitkilerin mineral ihtiyaçlarını temin etmek için seçtikleri yol, etçil beslenme şeklidir. Bu bitkiler temel mineralleri, böcekleri, örümcekleri, kabuklu hayvanları, akarları ve bir hücreli hayvanları avlayarak sağlarlar. Yeryüzünde 600 civarında tür ile temsil edilen etobur bitkiler, bu farklı beslenme şekilleriyle 350 binin üzerindeki bitki türü arasında özel bir öneme sahiptir.

Etobur bitkilerin çoğu, bataklık ve turbalıklardaki asit karakterli ortamlarda (pH= 3-6 arası) yaşamaktadır. Bataklıklar gibi aşırı nemli ortamlardaki ölmüş canlılara ait organik kitle, ortamın aşırı asidik olması nedeniyle mikroorganizmalar tarafından yeterince ayrıştırılamadığı için toprağa geri kazandırılan besin maddelerinin miktarı da azalmaktadır. Ayrıca asit oranı yüksek olan bu tip topraklarda, bitkilerin besin maddelerinden yeterince yararlanmaları da zorlaşmaktadır. Bu nedenle bataklıklar, bitkilerin beslenme ihtiyaçları bakımından fakir olan ortamlardır. Böyle bir ortamda yaşamaya uyum sağlayan etobur bitkilerin, mineral madde ihtiyaçlarını yakaladıkları hayvanlardan sağlamaları son derece doğaldır.

Avını Yakalanması ve Sindirilmesi
Etobur bitkilerin avlarını cezbedip yakalayabilmelerini sağlayan kendilerine özgü kokuları, renkleri, lezzetli özsuları ve özel tuzak tipleri bulunmaktadır. Tüm etobur bitkilerde, avı yakalamaya yarayan tuzaklar değişikliğe uğramış yapraklardan başka bir şey değildir. Etobur bitki tuzakları; sürahi tuzaklar, yapışkan tuzaklar, emici tuzaklar ve ani kapanan tuzaklar olmak üzere 4 grup altında toplanabilir. Etobur bitkilerin yaprakları, en ilginç özelliklere sahip olan yapraklardandır. Kese, huni veya ibrik gibi şekillere sahip olan bu yapraklar böcek yakalayabilir, böceklere yuva olabilir veya su depolayabilirler.
Pinguicula (Yağ Çanağı)

Etobur bitki, böcek gibi canlıları çeken, yakalayan, öldüren ve daha sonra da avını parçalayarak faydalı bölümlerini sindiren bitkidir. Birçok bitki bu aşamaların bazılarını uygular. Mesela bazı çiçekler böcek, kuş gibi dölleyicileri kendilerine çekerler. su zambakları gibi bazı bitkiler ise böcek gibi dölleyicileri kısa süre için tuzağa düşürürler ama bu bitkilerin hiçbiri bu hayvanları yemezler. Bu böcekleri sadece döllenmek için kullanırlar. Kısacası bunlar etobur bitki değildir; çünkü etobur bitki olmak için bitkilerin bu canlıları sindirmeleri gerekmektedir.

Etobur bitkiler, avlanırken yapraklarını kullanırlar. Bunlardan en ilginç olanı Dischidia rafflesiana isimli bitkidir. Bu bitki tam olarak etobur sayılmasa da, etobur bitkilerin uyguladığı yöntemlerden bir kısmını uygular. İbrik şeklindeki yapraklarıyla karıncalara yuva işlevi gören bu bitki çok kalabalık koloniler halinde yaşayan karıncaları yemez. Ancak onları besler ve karıncaların artıklarından elde ettiği nitrojeni besin olarak kullanır. Karıncalar ise hem hazır bir yuvayı kullanmış hem de bitkiye zarar veren canlıları bertaraf etmiş olurlar. Ayrıca Dischidia'nın keselerinde biriktirdiği su, kesenin iç yüzeyinde bulunan ek kökler tarafından emilerek kullanılır hale gelir.
Etobur bitkilerden olan Pinguicula (yağ çanağı) gibi bitkiler yapışkan ve kaygan yüzeyli yapraklarıyla üzerlerine konan böcekleri ipliksi bir salgının içine alırlar. Bu salgının içinde bulunan protaz, lipaz ve asit fosfataz gibi enzimler böceği parçalayarak, böceğin sindirilmesini sağlarlar.
Click the image to open in full size.
Aktif yapışkan yapraklara sahip olan Drosera, uçları yapışkan ve kırmızı bir tür pigment içeren uzun ve kısa tüyleriyle avlanır. Yaprağın ortasında bulunan kısa tüylere dokunan böcek, bu sinyalin uzun tüylere iletilmesiyle tuzağa düşmüş olur. Yaprak, bir elin avuç içine kapanması gibi katlanır ve böceği sindirir.
Bütün bitkiler belirli oranda hareket ederler; ancak etobur bitkilerin hareketleri oldukça hızlı ve etkilidir. Bitkilerin kas sistemleri olmadığına göre bunu nasıl başarmaktadırlar? Bu iş için etobur bitkiler iki ayrı mekanizma kullanırlar. Birincisi, Venüs bitkisinde görülen ve su basıncının değişmesiyle harekete geçen mekanizmadır. Yaprak üzerindeki tüylere dokunulunca harekete geçen bu sistemde, iç duvarda bulunan hücreler suyu dış hücrelere transfer ederler. Bu, yaprağın bir anda kapanmasını sağlar. İkinci tür hareket ise, hücre gelişimiyle desteklenmiştir.

Bu bitki ise içine giren böcekleri aniden kapattığı kapağı ile yakalar. Burada da yine çok açık bir tasarımın olduğunu görmek, akılcı bir insan için zor değildir. Bitkinin uyarı sisteminin yanında, yapraklarının kapanmasını sağlayan mekanik sistem de son derece mükemmel bir yaratılıştadır. Bitki içindeki hücreler elektriksel uyarı alır almaz bünyelerindeki su dengelerini değiştirirler. Yaprakların oluşturduğu kapanın iç tarafındaki hücreler bünyelerindeki suyu bırakıp çökerler. Bu olay havası alınmış bir balonun sönmesine benzer. Kapanın hemen dışındaki hücreler ise aşırı su alarak şişer. Böylece insanın kolunu hareket ettirmesi için bir kasın gevşerken ötekinin kasılmasına benzer şekilde, kapan kapanır. İçerde hapsolan sinek ise her çırpınmasında tüylere tekrar tekrar değerek, elektriksel itmenin tekrar oluşumuna ve dolayısıyla da yaprağın daha sıkı kapanmasına neden olmaktadır. Bu arada kapanın yüzeyindeki hazım bezleri de uyarılmaktadır. Uyarı sonucunda bezler sineği yavaşça eritecek sıvıyı salgılamaya başlarlar. Böylece bitki, protein bakımından hayli zengin bir çorba haline gelen sineğin peltesini kullanarak beslenir. Sindirimin sonunda ise, tuzağını kapanmasını sağlayan mekanizma tersine işleyerek kapanın açılması sağlanır.
Güneş gülü Sundew'in dokunaçları ise, ava doğru bükülür; çünkü dokunaçların bir tarafındaki hücreler, dokunacın diğer tarafındaki hücrelerden daha fazla büyümüşlerdir. Bu tuzakta çiçeğin üzerindeki duyargaların ucundan salgılanan maddelerin yaydıkları kokuyla dokungaçlara gelen böcek buradaki yapışkan maddeye yakalanır. Bu andan itibaren tuzak harekete geçirilmiş olur, ortadaki kısa duyargaların dış tarafında bulunan daha uzun duyargalar bir kafes gibi böceğin üzerine kapanırlar. Böcek bu tuzağın içinde çeşitli enzimler kullanılarak sindirilir
Click the image to open in full size.
Etobur (Böcekçil) Bitkiler
Canlılar aleminin en önemli özelliklerinden biri karakterlerinin kesin sınırlara sokulamayışı, bu yüzden, fizik ve kimyada olduğu gibi çok kesin genellemelere gidilemeyişidir. Herhangi bir canlı grubunun kesin karakterlerini tam belirleyecekken aradan çıkan bir iki farklı tür, standart dışı ve diğer bir gruba benzeyen özellikleriyle bizim tarifimizi alt üst eder. Bu yüzden biyolojik ifadelere “genellikle” tabiriyle başlamak adet olmuştur. Bu özellikleri ile canlılar materyalist bir sebep- sonuç mekanizmasına bağlanamayacak plastize varlıklar olarak Yaratıcının her an hususi ilim ve kudretiyle müdahalesini göstermektedir.
İnsanlar genelde canlıları, bitkiler ve hayvanlar olarak tanırlar. Dolayısıyla bitkiler için hareketsiz, saldırgan olmayan canlılar; hayvanlar için ise saldırgan, hareketli tabirleri kullanılabilir. Fakat bazı bitkiler bu tabirleri alt üst edici davranışlar sergilerler. Bu bitki türlerinin avını yakalamak için kurdukları tuzaklar insanın aklını zorlayıp, bitkideki bu akıl almaz mükemmellikteki teknolojiyi ona verenin ilminin sonsuzluğunu odaya koyuyorlar.

Londra’daki College Üniversitesinden Francis Oliver adlı bilim adamı bataklık bir bölgeye doğru gelen kelebekleri izler. Kelebekler uzun ve yorucu yolculuklarından sonra renkleri parıldayan, güzel görünümlü Güneş çiçeği bitkisinin dallarına, tuzağa düştüklerinden habersizce konarlar. Tekrar uçmak istediklerinde ise kendilerini bitkinin yapraklarındaki parlak ve yapışkan damlacıklara kaptırıverirler. Bu damlacıklara yapışan kelebeğin bir veya birkaç uzvu kopar ve sırasıyla birçok kelebek bu tuzaklara yenik düşer. Bu harikulade bir titizlikle hazırlanmış tuzaklı çiçeklerin iki futbol sahası büyüklüğündeki bir alanda altı milyon hayvanı yakalayabildiği tahmin ediliyor. Güneş çiçeği bitkisi tabiattaki bu hünerleriyle de sınırlı kalmayıp yapıştırıcı madde üretiminde bir numara olarak insanlara hizmet etmektedir.

Güneş çiçeğinin yakalayıcı dalları yapışkan damlalarla sıvanmış olup dallarında bulunan kırmızı, toplu iğne başı şeklindeki bu yapılar, güneş ışığıyla parıldamakta ve kendine has kokusuyla avını cezbederek kendine çekmektedir. Güneş çiçeğinin dalı yuvarlanıp kapanarak kurbanını sarar ve sindirmeye başlar.
Etle beslenen diğer bir bitki ise yeşil sinek kapan’dır. Charles Darwin bile bu bitkilerden çok etkilenmişti. Ona göre bu bitkiler dünyanın en şahane bitkileriydi. Darwin’e kalan en zor iş ise çağındaki bilim adamlarına bitkilerin et yediğini kabul ettirme meselesiydi. Et yiyen bitkiler o zamanki biyoloji dünyasına bile uymuyordu. Bu yüzden Petersburg’daki botanik bahçesinin müdürü, Darwin’in bu bitkiler hakkındaki kitabını ilmi uydurma olarak görüyordu. Birçok bilim adamının etkilendiği Venüs sinekkapan bitkisi ise sadece Amerika’da Güney ve Kuzey Carolina eyaletinin turbalıklarında yaşar. Rozet şeklinde yerleşmiş eklemli yapraklarının tam ortasında bulunan üç dikenden herhangi birine bir böcek dokunduğu zaman, hayvanı içeride hapsederek bir kitap gibi kapanır. Daha sonra, öldürülen böcek, bitkinin salgıladığı pepsin yönünden zengin asitli sıvı tarafından yavaş yavaş sindirilir.
Click the image to open in full size.
Birkaç gün sonra böceğin bütün etli kısımları sindirilip de yalnız işe yaramayan kısımları kaldığı zaman yaprak yaprak yeniden açılır ve başka bir avın gelip tuzağa düşmesini bekler.
Su ibriği bitkisinin de yakalama sistemi diğer et yiyen bitkiler kadar fevkalade bir düzen içersinde işler. Bu bitkilerin 300 çeşidi Almanya’da bulunur ve et yiyen bitkilerin başını çeker. Bu bitki köksüz büyümekte ve gıdasını su ile almaktadır. Yuvarlak tipteki kese küçük bir kapakla sıkı sıkıya kapalı durumdadır. Tuzak pusuya hazır durumda ise, iç tarafta vakum meydana gelmekte ve bitkiyi içi boş göstermektedir.
Böceğin bitkinin kıllarına değip geçmesi halinde birkaç saniye bile sürmeden bitki, kapağını açmakta ve uç kısmının etkisi ile av tuzağa düşmekte. Avını yakaladıktan sonra kapağı kapayıp kaçıp kurtulmayı imkansız hale getirir.
Av yakalama ve herhangi bir canlının varlığından haberdar olup ona karşı harekete geçme ancak sinir dokusu dediğimiz duyu alıcı,değerlendirip cevap verici çok özel hücrelerle yapılır ve sinir hücreleri ancak hayvanlarda bulunan sinir dokusunu teşkil eder. Bitkilerde sinir dokusu olmadığı halde böcekleri hissedip yakalaması nasıl olmaktadır?

Bitkiler, bu sistemi nasıl kurabilir ve bu sistemlerdeki güzel kokuların böcekleri cezbedeceğini nasıl bilebilir. Elbetteki bu harikulade sistem kör, sağır olan bitkilere verilemez. Bu tuzak sistemini kurmak için yalnız bitki veya yalnız böceğin değil her ikisinin özellikleri ve davranışlarının aynı anda bilinmesi gerekir. Aynı zamanda bu harika bitkiler çeşitli hastalıklara da iyi gelmektedirler. Mesela Güneş bitkisinin yapraklarından elde edilen çayın tüberküloz, astım, boğmaca, damar tıkanıklığı, göz- kulak iltihabı, ve diş ağrılarına faydalı olduğu bilinmektedir. Yine bu bitki homeopatik öksürük ilacının temelini oluşturmaktadır.
Bu bitkiler üzerinde diğer bir önemli konu da şudur ki: Nesli tehlikede olan canlılar denildiğinde insanların aklına ya mavi balina ya kelaynak gelir. Bu bitkiler hiç göz önünde tutulmaz veya önemsenmez. Venüs böcek kapanı da nesli tehlikede olan canlılar arasındadır. Bu bitkilere gereken önem verilmediği takdirde ise dünya bir canlı türünü daha yitirecek ki belki bu canlı ileride çıkacak bir hastalığa çare olacaktır
Click the image to open in full size.
Sinekkapanlar neden sinek kaparlar?
Sinekkapanlar, görünüş itibariyle, zevk için avlanan vahşi ve acımasız yaratıklar gibi görünseler de, aslında tek istedikleri karınlarının gurultusu yüzünden diğer sinekkapanlar arasında alay konusu olmamak.
“Sinekkapan”, yani “Venüs Sinek Kapanı (Dionaea Muscipula)”, aslında diğer bitkiler gibi besinlerinin çoğunu fotosenaaa yaparak temin ediyor. Onu sinek avlamak durumunda bırakan şey yaşadığı toprak. Bu pek özel bitkiler, Carolina topraklarını kendine yuva edinmişler. Bu bataklık bölge, orman yangınları yüzünden çok seyrek bir bitki örtüsüne sahip. Dolayısıyla toprakta nitrojen çok az. Ancak sinekkapan, evrim geçire geçire toprakta bulunmayan nitrojen ve fosforu başka türlü elde etmeyi öğrenmiş.

Peki küçük böcekleri nasıl yakalıyor ve sindiriyor?
Öncelikle birçok ağzı var. Bu kocaman birer ağıza benzeyen yaprak çiftlerinin içi, sinekler için çok çekici tatlı bir sıvı salgılıyor. Sinekler ve ufak böcekler için lezzetli bir öğün özelliği taşıyan bu sıvı, zavallı masum hayvancıkları bitkiye çekiyor. Bu iki yaprağın içi ayrıca tetik işlevi gören tüylerle kaplı. Eğer aynı tüye iki kez ya da iki ayrı tüye yakın zamanlarda birer kez dokunulursa, yaprakların dış tarafında bulunan hücreler su ile dolup şişiyor ve bum! Bitki kapanıyor. Birbirine kenetlenen iki adet tarak şeklindeki yaprak arasında hapis kalan sinekcik için artık sindirilmekten başka çare kalmıyor. (İşlemin nasıl gerçekleştiğini kendi gözlerinizle görmek için şuradaki videoyu izleyebilirsiniz.)Böcek kurtulmak için debelendikçe ve salgılar salgıladıkça kapan daha sıkı kapanıyor. Aslında bu durum bir anlamda daha iyi, çünkü böceğimiz canlı canlı sindirilmek yerine havasızlıktan ölüyor.

Bitkinin Açlığı
Elleri olmadan böcek yakalayan, ağızları olmadan balık yiyen etçil bitkiler mükemmel tuzakları sayesinde 'karınlarını doyuruyor'. Besin bakımından fakir topraklarda yaşayan bu türler, özel 'av' teknikleriyle yaşamlarını sürdürüyor.

Mühendisler, sinekkapan bitkisinin (Dionaea muscipula) saniyenin onda birinde kapanan yapraklarından esinlenerek hızla şekil değiştiren mikrolensler yaptı. Massachusetts Üniversitesi'nden yapılan açıklamaya göre, bu yeni teknoloji sayesinde ışık ve sıcaklığa göre değişen trafik işaretleri, renk değiştiren boyalar yapmak mümkün olabilecek. Sinekkapan, çanak benzeri yaprakları olan etçil bir bitki. Salgıladığı nektarın cazibesine kapılan hayvanlar yapraklarının içine giriyor. Yapraklar, yüzeylerindeki tüylere dokunulması sonucunda hızla kapanıyor. Öyle ki, saniyede 200 kere kanat çırpan, mükemmel manevra kabiliyetleri olan sinekler bile kapana kısılıyor. İyi ama sinekkapan bitkisinin kasları yok. Öyleyse, yaprakları nasıl bu kadar hızlı kapanabiliyor?

Bu soru, uzun yıllardan beri bilim insanlarının kafasını meşgul ediyordu. Harvard Üniversitesi'nden Prof. Lakshminarayanan Mahadevan ve meslektaşları, yaprakların sırrını kısmen de olsa çözdü. Araştırmacıların elde ettiği verilere göre, yaprağın iç kısmındaki tüylerin uyarılmasıyla dış yüzeyindeki hücrelere su pompalanıyor. Dış yüzeydeki hücreler uzuyor ama iç yüzey değişmiyor. Bu, yaprağın içe doğru bükülmesi için basınç oluşturuyor. Yaprak, yapısından dolayı aniden içe bükülüp kapanıyor. Sonuçta böcek arada hapis kalıyor.

Güneşgülünün dokunaçları, yaprağa yapışan hayvanın çevresini sarıyor. Dokunaçların uçlarından nektar, yapışkan madde ve sindirim enzimleri salgılanıyor.
Bundan başka çok sayıda etçil bitki var. Genellikle besin maddeleri açısından fakir topraklarda yaşayan bu türlerin çoğu böcek gibi küçük hayvanlarla besleniyor. Nepenthes de içi sindirim sıvısıyla dolu, sürahiyi andıran tuzaklara sahip etçil bir bitki. Kaygan yüzeyinden düşen böcekler bu sıvıda boğuluyor. Şunu da belirtelim, tavanda baş aşağı yürüyen, duvara tırmanan bu hayvanların yüzeylere tutunmalarını sağlayan özel 'ayakkabıları' var.

Böceklerin ayakları bilim insanlarının ilgi odağı. Söz gelimi kısa bir süre önce Max Planck Enstitüsü, Stanislav Gorb ve ekibinin 'güçlü bir bant' yaptığını açıkladı. Böceklerin ayaklarında bulunan uçları mantar şeklindeki tüyleri örnek alan, yıkanabilen ve defalarca kullanılabilen bir bant. Ünlü karınca uzmanı Prof. Bert Hölldobler ve meslektaşları, karıncaların kaygan bitki yüzeylerinde nasıl yürüyebildiklerini anlayabilmek için örücü karıncalarla (Oecophylla) deneyler yaptı. Bir örücü karınca, kendi ağırlığının 100 katı ağırlığında bir metal parçasını taşıyarak cam tabaktan baş aşağı sarkabiliyor! Ama Nepenthes'in kaygan yüzeyi örücü karıncanın bile ayaklarını kaydırıyor

Nepenthes adlı bitkinin, içi sindirim sıvısıyla dolu tuzakları var; yüzeyde kayan böcekler, bu sıvıya düşüyor. Araştırmacılar, bu maddenin yüzde 90'dan fazla sulandırıldığında bile kısa sürede sineklerin vücudunu tamamen kapladığını ve hareket edemez hale getirdiğini belirledi.

Stanislav Gorb birkaç yıl önce de Nepenthes'in sürahilerinin iç yüzey yapısının inceliklerini ortaya koyan bir çalışmaya katıldı. The Journal of Experimental Biology'de yayımlanan bu araştırmaya göre, sürahinin kaygan iç yüzeyi iki ayrı tabakadan oluşan mumsu bir maddeyle kaplı. Üst tabaka, böceğin ayaklarına bulaşıp tutunma özelliklerini azaltan mikroskopik parçacıklardan oluşuyor. Bunun altında ise delikli yapısından dolayı böceğin ayaklarının temas ettiği alanı azaltan bir tabaka bulunuyor.

Borneo yağmur ormanında yaşayan bir Nepenthes türünü inceleyen araştırmacılar da sürahilerin içindeki ağdalı sıvının sağanak yağmurda da bu özelliğini koruduğunu keşfetti. Montpellier Üniversitesi ve Marseille Üniversitesi araştırmacılarının çalışmaları, Kasım 2007'de PLoS One'da yayımlandı. Deneylerde sıvının yüzde 90'dan fazla sulandırıldığında bile, kısa sürede sineklerin vücudunu tamamen kapladığı ve hareket edemez hale getirdiği gözlemlenmişti. Bu özel sıvının tam olarak ne içerdiği ise belirlenemedi.

Balık 'Yiyen' Bitki

Güneşgülü de (Drosera) etçil bir bitki. Yapraklarında, uçları güneşteki çiğ taneleri gibi parlayan dokunaçlar var. Bunlardan nektar, yapışkan madde ve sindirim enzimleri salgılanıyor. Sinekler, kelebekler, tayyareböcekleri bitkiye yapışıp kalıyor. Güneşgülünün dokunaçları hemen her yöne kıvrılabilir ama onlar doğru yöne kıvrılıyor. Yavaş yavaş böceğe doğru hareket ediyor ve çevresini sarıyorlar. Kaliforniya Üniversitesi'nden botanikçi Dr. Barry Rice, bilim insanlarının bunun nasıl gerçekleştiğini merak ettiğini söylüyor.

Rice'a göre en tuhaf etçil bitki Genlisea. Bir süre önce bu türün tekhücreli hayvanlarla (protozoa) beslendiği anlaşıldı. Bonn Üniversitesi profesörlerinden Wilhelm Barthlott'un vardığı sonuçlara göre, Genlisea bir gün içinde bu canlılardan belki de binlercesini tüketiyor. Afrika ve Güney Amerika'da yaşayan küçük yapraklı bu bitkinin helezoni tüpler biçiminde 'kökleri' var. Yapılan deneylerde, protozoaların tüplerdeki yarıklara doğru mıknatıs etkisi altındaymış gibi çekildikleri gözlemlendi. Bulgulara göre, bitkinin salgıladığı bir kimyasal madde onları cezbediyor.
Balık 'yiyen' etçil bitki bile var. Hiçbir yere bağlanmadan suda yüzen keseotu (Utricularia) supireleri, minik balıklar gibi küçük su canlılarıyla besleniyor. Saplarında çok sayıda minik kesecik var. Bunlar, normalde büzüşmüş durumda ve içlerinde çok az su var. Küçük bir canlı keseciklerinden birinin kapısındaki tüy benzeri uzantılara dokunursa, kapı müthiş bir hızla açılıyor ve içeri dolan suyla birlikte o da içeri giriyor. Kapı kapanıyor, içeride kalıyor. Dr. Rice kesenin içindeki suyun özel salgıbezleriyle dışarı pompalandığını, böylece kesenin tekrar hazır hale geldiğini belirtiyor. Sızmayı önleyici sümüksü bir madde ve kapı eşiği de kapının sıkıca kapanmasını sağlıyor.
Click the image to open in full size.









serdar isimli Üye şuanda  online konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt   #2 (permalink)
serdar
Yönetici

Standart Böcekçil Etobur bitkiler

Etobur Bitkiler

Etyiyici bitkileri incelerken göreceğiz ki bizi en çok ilgilendiren yaşam çevreleri, genellikle asitli, mineral yönünden fakir, bataklık, taze suyla beslenen çayır ve savanlardır. Böyle özellik gösteren yerlerde bitkiler arasında etoburluk yaygındır.
Taze suyla beslenen birçok çayır ve bataklığın bitki örtüsü, zenginliği ile, görenleri büyüler. Buralarda yosun, eğrelti otu, orkide gibi türler bulunur. Toprak nemli ve siyah görüntüsüyle çok besleyici izlenimi bırakır, fakat bu toprakların kimyasal analizi çoğunlukla bu ilk etkiyi yalanlar. İlk önce, kahverengi suların son derece asitli olduğunu hatırlayalım. Asitli su ve bol yağış alan yerlerde kıymetli mineraller erir.
Click the image to open in full size.
İkinci olarak. ılıman iklimlerde, yüksek oranda bulunan bakteriyel devinim ve mikroorganizmaların genellikle kıt olan mineral stokunu tükettiğini, daha büyük bitkilerin gereksinmelerine bırakmadıklarını hatırlayalım. Soğuk iklimlerde çürüme daha yavaş olur, fakat buralarda da ölü bitki ve hayvanların kalıntıları diğer canlılara gerekli mineralleri, çok yavaş çürüyen bünyelerinde tutarlar.

Üçüncü olarak, yakın gözlem sonucu koyu renk eriyik toprağın ince kum ve steril karbon ile kömürümsü bir maddenin bileşimi olduğunu görürüz. Böylelikle, bu tür koşullara kendini uydurarak yaşam sürdürüp, üreyebilen bitkilerin başka bir kaynaktan yararlanmaları gerekir. Mineral gereksinmesini gidermek için bazı bitkiler ufak hayvanları yemek ve öğütmek yeteneğini geliştirmişlerdir. Böcek ve hayvanları kendilerine 'av' yaparak, yetersiz koşullara uyum yapan bu bitkiler et yeme özelliğini kalıtım yoluyla kendinden sonrakilere geçirirler.
Geçerli olan 'av' sözcüğü bitkilerin yedikleri nesnelere verilen bir tanımlamadır, fakat bunlar, sezdirmeden ava yaklaşma gibi hayvansal bir özellik taşımazlar. Daha çok rastlantı sonucu veya çekici özelliklerine kapılan canlılardan yararlanırlar. Yakalandıktan sonra av öğütülmeye başlanır. Kimyasal yönden öğütme işlemi, hayvanlardakiyle aynı gelişmeyi gösterir. Aynı zamanda çeşitli mikroorganizmalar, bakteriler, öğütülmeye başlanan maddeyi daha emilebilir parçacıklar haline getirmekte yardımcıdırlar.

Asrımızın hemen başlarında, öğütme işleminin, bitki kapanlarında başladığını kanıtlamak ve bu işlemin hangi yöntemle yapıldığını saptamak için deneyler gerçekleştirildi. Bu, çok emek verilen denevlerin sonuçları halen geçerlidir. Öğütme işlemi için gerekli enzimler, biyolojik organizmaların kimyasal reaksiyonlarını, yaşama elverişli ısılarda, süratle sonuçlandırmak için etkiler. Reaksiyonlar, daha karmaşık bileşiklerin sentezini kapsar. Birçok deney sonucu, etyiyen bitkilerin kapanlarındaki öğütme işleminden enzimlerin sorumlu olduğu anlaşılmıştır.

Enzimler, kapanın içindeki 'av'a bir karşı koyma olarak mı, yoksa sadece açık bir kapanda çürümekte olan 'av' artıklarından mı türediler? Bu tür sorulara bilimde kesin cevaplar verememek çelişkilere yol açar. Bazı türlerde, kapan içinde, enzim salgılayan özel bezler bulunduğu saptanmıştır. Başka türlerde ise aynı salgı bezlerinin bulunmasına rağmen, steril deney koşullarında, mikroorganizma üremedigi için salgılama olmamıştır.

Bazı bitki kapanları, salgı hücresi olmaksızın, fonksiyonlarını sürdürürler. Türlerin değişik özellik göstermesi sonucu, öğütme işlemine ilişkin birçok soru yanıtsız kalmıştır. Bir kısım bitkilerin tümüyle kendi salgılarına güvenirlerken, bir kısmının bakteriyel devinime, bir kısmının da her iki yoldan besinlerini öğüttüğü sonucuna ulaşılmıştır.
Et yiyici bitkiler, hangi tür ögütülebilir maddeleri avlar, bunların hangileri bitki için gereklidir, hangilerini sadece avlar ve öğütür? Bitkiler bağlı oldukları yaşam ortamında bulamadıkları besinleri avladıkları canlılardan mı sağlarlar, yoksa gelişim sürelerince üretme yeteneğini yitirdikleri, birtakım daha karmaşık besinleri mi alırlar? Bu sorulara yanıt vermek için çalışmalar noksan ve çok bireyseldir.

Başta sözü edilen mineraller arasında, yeşil bitkilerin en çok gereksinme duyduğu nitrojen olup, fosfor ve potasyum sırasıyla onu izler, asitli toprakta kalsiyum'da yetersizdir.
Toprak ve bitki kimyasında her zaman en önemli yeri nitrojen tuttuğu için bunun beslenme ve büyüme açısından en gerekli madde olduğu saptanmıştır. Fakat etyiyiciliğin temelinde diğer bazı maddelerin de rol oynayabileceği düşüncesiyle yeterli çalışma yapılmamıştır.

Örneğin, gözlemler sonucu bitki, toprak ve av'daki potasyum dengesinin, etyiyen bitkilerdeki nitrojen oranıyla etkilendiğini görüyoruz. Araştırıcılar, zararsız boyalarla bu bitkilerin emiş yeteneğini ölçmüşlerdir. Çoğunun hava ile temas eden yüzeyleri kalın, mumlu bir deri tabakasıyla örtülüdür. Sulu maddeler bu tabakadan çok yavaş veya hiç geçmemektedir.

İlk farkedilen özelliklerden birisi, etyiyici bitkilerde emici iç yüzeylerin bu mumlu tabakadan yoksun oluşudur. Böylece boyalı sıvıların bitki içindeki yol alışı izlenebilmektedir. Çok kısıtlı koşullarda yapılan deneyler ancak bu tür ufak ayrıntıları gözleme olanağı vermiştir. Daha sonra radyoizotop izleyicilerin bulunuşu ile, radyoaktif madde yüklü olan bitkilerde, bazı maddelerin emilişi ve gerçekten kullanılışı izlenebilmiştir.
Daha sonra yapılan araştırmalar, yapay gübre ile bitkilerin beslenebildiğini, fakat etyiyici özelliklerini kullanamayan bu bitkilerin büyümede yavaşlık, hastalığa karşı dirençsizlik ve üreme bozukluğu gösterdiğini ortaya koymuştur.
Buraya kadar etyiyicileri, izole edilmiş, deney bitkileri olarak ele aldık. Aslında doğanın bir parçası olan bu türler, çevreyle o denli alışveriş içindedirler ki onları tek bir açıdan gözlediğimiz zaman hayret vericidirler. Biyolojik toplumlar değişkendir, sürekli değişen bir çevreye uyum sağlama çabası içindedirler. İnsan eliyle veya doğal etkilerle değişen çevrede, eğer toprak, bataktan otlak veya ormana dönüşürse, etyiyiciler ve benzer su bitkileri derhal yok olurlar. Söz konusu bitkiler, anlaşılıyor ki, başka bitkilerin verimli olduğu, daha zengin topraklarda yetişemiyorlar.

Konuyu biraz daha açarsak, bu bitkilerin yetişme koşullarının çok karmaşık, anlaşılması güç olmadığını görürüz. Başta, bitkilerin değişen koşullara nasıl uyum sağladığını gördük, fakat asitli, beslenme yönünden yetersiz, sulak topraklarda her yetişen bitki de etyiyici olmaz. Gelişme, seyrek olarak problemi çözer. Sürekli değişen çevrede tür değişimi veya kademeli göç, yaşamın anahtarı olabilir.

Etyiyici bitkilerin yaprakları çok değişik, süslü ve çekicidir, örneğin; Sarracenia türünden olan baa süslü bitkilerin 'avlayıcı' yaprakları çiçek zannedilebilir.
Tohumlu et yiyicileri genellikle 2 grupta (aktif ve pasif) inceleriz.
Ayrıca türleri de 4 ayrı grupta toplayabiliriz.
a) Aktif Kapantılar
Bunlarda hızlı bir bitkisel devinim, avlanma işlemini tamamlar.
1. Örtülen Kapaklılar
Ortalarından bir kaburga ile eş şekilde ikiye ayrılmış yapraklılardır, İkiye açılan kapan 'av'ın üzerine kapanır. Batı yarım kürede buna örnek bir tür vardır: Dionaea muscipula (Venüs'ün sinek tuzağı).
2. Kapı-Kapanlılar
Bunlar su bitkileridir, Utricularia (keseotu) türün bir örneğidir. Kapan kısmı şişkince, top gibi olup, tepesinde, açılan küçük bir kapağı vardır. Ağız kenarındaki kıllar su ile birlikte 'av'ı içeri alır, üzerine kapak kapanır, öğütülür.
b) Pasif Kapanlar
Bunlarda bitkisel devinim avlanmanın bir parçası olmaz
3. Tuzaklılar
Silindirimsi bir gövdesi olan bu türde, av sürahi agızı gibi açık kısma yaklaşır, çukuruna girer ve çıkamaz, orada öğütülür. Sarracenia ve Darlingtonia bu türün örnekleridir.
4. Sinek Kâğıdı ve Yapışkan Kapanlar
Bunlara Drosera ve Pinguicula örnektir. Yapraklarının dış yüzeyi yapışkandır, 'av' buraya değince yapışır, kurtulamaz. Drosera'da yapışkan yaprak avı tutunca, öğütme işlemi sırasında yavaşça sallanır, diğer bazı türlerde ise yaprak katlanır.

Etyiyici bitkilerin genellikle sulak yerlerde, nem içinde yetiştiğini belirttiysek de istisnalar olabilir. Yetişme bölgelerine göz atalım: Doğu Kanada ve Kuzeydoğu Amerika'da, sphagnum bataklıklarının asitli sularında, amatör doğa gözlemcilerinin bile rahatlıkla izleyebileceği, etyiyici bitkiler vardır. Sarracenia purpurea (sürahi çiçeği). Drosera (güneş şebnemi), Utricularia (keseotu, ciğerotu) buralarda yetişir.

Appalaş sıradağlarının güneyindeki bataklıklarda aynı türleri bulabiliriz. Virginia kentinin güneyi ve batısı, Teksas'ın doğusu ve Florida'nın tümü, önceki zamanlarda, okyanus altı olduğu için, zamanla kıyıların yükselmesi sonucu, bu çevrenin türleri, su ve nem bulabilecekleri yerlere kademeli olarak göç etmişlerdir. Güneydoğu Amerika kıyı düzlükleri etyiyicilere uygun yasam çevresi olduğundan, tür yönüyle hayli zengindir.
Bu bitkilerin gelecekleri kuşkuludur bekleyen en büyük tehlike, insanoğlunun çıkarı için, çevreyi düzenlemesidir. En basiti yangına karşı alınacak tedbirlerdir ki, yangın artıkları, kömürlü topraklar bataklığın esasıdır. Kurutulan veya temizlenen bir batakta yaşam sona erebilir. Bitkilerin, amatör koleksiyoncular tarafından toplanması bile, bilinçsizce türleri yok edebilir.
Çevre korunması ve ender bitkilerin olmaması için az da olsa çabalar gösterilmektedir. Bunu sağlamak için gerekli bilgi ve kanunlar yetersizdir.Meraklıları, yerlerinden aldıkları bitkileri, en iyi bakıma rağmen üretememekte dirler. İleriyi görerek, bazı bölgeleri korumak bitki türlerini yaşatmak gerekmektedir.

Öldüren Cazibe
Onların ağızları, keskin dişleri ve mideler yok ama, böcek, fare, kurbağa gibi küçük canlıları yiyorlar. Farklı tuzaklara sahip bu etçil bitkiler, Kuzey Kutup Dairesi'nden, tropikal bölgelere uzanan geniş bir coğrafyada, genellikle nemli toprakalrda, turbalık alanlarda, bataklıklarda ve yosunlu ormanlarda yaşıyorlar.

Venüs Bitkisinin (Dionia Muscipala) loblarına yaklanan küçük kurbağa kaçacak zaman bulamamış. bitkinin loblarının ucunda yer alan dikenler, hayvanın kaçmasını engelliyor.
Amerika'nın Carolina eyaletinin bataklık bölgelerinde yaşayan böcekkapan Venüs bitkisi, en tanınmış ve en nadir bulunan etçil bitkiler arasında yer alıyor. Bitki, yapı olarak istiridye kabuğu gibi dilimlenmiş iki loba (bölüme) ayrılıyor. Eski Roma'da istiridye kabuğu tanrıça Venüs'ü simgelediğinden onun adıyla anılıyor. Genellikle büyük karıncalarla, bazen de sinek, örümcek, arı, güve ve küçük kurbağalarla besleniyor. Yapraklarının kırmızılı renginin ve salgıladığı nektarın cazibesine kapılan hayvanlar, kenarları sivri kirpiklerle kaplı ve çanağı andıran bu tuzakların içine giriyorlar. Yapraklar, yüzeydeki tüylere dokunulması sonucunda, bir saniyeden kısa bir süre içinde kapanıyorlar. İçeride kalan avın kurtulma çabaları, daha çabuk sindirilmesini sağlıyor, çünkü hayvan kımıldadıkça, daha çok sindirim sıvısı salgılanıyor. Hayvanlar, boğularak veya ezilerek ölüyorlar. Birkaç gün süren sindirim ve soğurma işlemleri sonrasında, gövdelerinden, yalnızca kütiküla gibi sindirilemeyen sert kısımlar kalıyor Bunlar da dışarı atılıyor.

Araştırmalar, böcekkapan Venüs bitkisinde elektriksel bir sistemin varlığını kanıtlıyor. Bitkinin yaprağının her iki kanadında da bulunan üçgen şeklinde dizilmiş üçer tane tüyün, fiziksel uyarımları elektriksel uyarılara dönüştürebilme özelliği var. Tüyler, yeterince uyarıldığında, dipte kümelenmiş hücrelerin elektriksel özelliklerinde ani değişimler ortaya çıkıyor. Elektrik sinyalleri, bitkinin dokuları boyunca iletilerek büyük motor hücrelere ulaştırılıyor. Sinyaller, yaprağın iç tarafındaki hücrelerin zarlarının geçirgen hale gelmesini ve içlerindeki suyun birdenbire boşalmasını sağlıyor. Hidrolik basıncını kaybeden hücreler, delinmiş balonlar gibi sönünce, yaprak hızla kapanıyor. Bu ilk kapanışın ardından bitki, yaprağın yüzeyindeki algılayıcı bezler aracılığıyla avının adeta tadına bakıyor. Av protein içeriyorsa, tuzak daha sıkı kapanıyor. Tersi durumda ise, yavaş yavaş açılıyor.
Bir yaprak ölmeden önce, ancak üç dört kere tuzak görevi yapabiliyor. Bitkinin yapısı tuzakların gereksiz yere kapanmasını önlüyor. Sözgelimi, nektar salgılayan bezler yalnızca yaprak kenarlarında bulunuyor. Çok küçük böcekler tüylere dokunmadan da beslenebiliyor. Ayrıca tüylerden birine iki kez dokunulmazsa ya da iki ayrı tüye temas edilmezse tuzak kapanmıyor. Bitkinin bu şaşırtıcı özelliği nedeniyle, bir yağmur damlası sistemi çalıştıramıyor. Birinci dokunuştan sonraki yaklaşık yarım dakikalık sürede ikincisi gerçekleşmezse, sistem harekete geçmiyor.

Dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmış 200'den fazla Utricularia türü bitki bulunuyor. Kökleri olmayan bu bitkiler, sığ göllerde, durgun derelerde ve bataklıklarda yaşıyorlar. Yeşil, ince sapları ve dalları, su üstünde açan güzel çiçekleri var. Karada yaşayan birkaç türün dışındakiler, genellikle hiçbir yere bağlanmadan suda yüzüyorlar.
Utricularia türü bitkilerin saplarında çok sayıda küçük, saydam kesecikler bulunuyor. Bu keseciklerin kapakları içe doğru açılıyor; en büyükleri yaklaşık 0,6 cm. genişliğinde. Normalde, büzüşmüş durumdalar ve içlerinde çok az su var. Küçük bir su canlısı, kesecik kapağının çevresindeki kirpiklerden birine dokunduğunda, kapak büyük bir hızla açılıyor ve içeriye dolan suyla birlikte av da tuzağa giriyor. İçi suyla dolar dolmaz kapak kapanıyor, ardından su yavaş yavaş dışarıya pompalanıyor ve av sindiriliyor.
Click the image to open in full size.
Drosera bitkisi "Güneş gülü" diye de anılıyor. 100'ü aşkın Drosera türünün çoğu Avustralya'da yaşıyor. Hemen hepsinin gülünkine benzer şeklinde dizilmiş yaprakları ve kısa sapları var. Çeşitli iklimlerde yaşayabilen bu güzel bitkilerin yaprakları, ip ya da kürek şeklinde veya yuvarlak olabiliyor. Yapraklarındaki küçük dokunaçların içerdiği çiyi andıran yapışkan nektar damlaları, sineklerin, kelebeklerin, tayyare böceklerinin, hatta küçük farelerin bile bitkiye yapışıp kalmasını sağlıyor. Hayvanların kurtulma çabaları daha çok yapışkan madde salgılanmasına yol açıyor. Dokunaçlar yavaş yavaş avın üzerine doğru kıvrılıyor ve onu yapışkan maddenin içine bastırıyorlar. Bitkinin hareketlerini düzenleyen bir sinir sistemi yok, buna rağmen dokunaçları doğru yöne kıvrılabiliyor. Kum taneleri ve yağmur damlaları, bazı böceklerden ağır oldukları halde, dokunaçları etkilemiyor. Onları harekete geçiren unsur, avın kımıldaması. Bazı türlerde yapraklar da avın çevresini sarıyor. Sonunda av boğularak ölüyor ve sindiriliyor. Dokunaçların eski konumlarına dönmeleri bir ya da iki haftayı bulabiliyor. Yapraklar ölmeden önce üç, dört böceği sindirebiliyorlar.

Drosera, yakaladığı avını önce belli enzimler salgılayarak yakıyor. Daha sonra avının molekül haline gelen etinin içindeki suvıları emiyor.
Renkleri Drosera'nın yapraklarının rengiyle uyuşan Apiomerus türü böcekler, bu bitkinin yapraklarında ve saplarında yaşıyorlar. Bitkinin yapışkan salgısı çok güçlü olduğu halde, bu canlıları tutamıyor. Böcekler, yakalanan avlardan kalanları hortumlarıyla emiyorlar. Onların dışkıları da Drosera tarafından sindiriliyor ve emiliyor.
Güney Amerika'nın yağmur ormanlarında ve Afrika'nın iç bölgelerinde yaşayan, sarı, mor çiçekli, küçük yapraklı "Genlisea" bitkisinin protozoalarla (birhücreli organizmalar) beslendiği, yeni yapılan araştırmalar sonucunda anlaşılabildi. Bonn Üniversitesi profesörlerinden Wilhelm Barthlott'un vardığı sonuçlara göre, Genlisea bir gün içinde bu canlılardan belki de binlercesini tüketiyor.

Barthlott, bitkinin yeraltı yapraklarında bulunan deliklerin boyutlarının, protozoaların boyutlarıyla hemen hemen aynı olduğunu fark etmişti. Nitekim, yapılan deneylerde de protozoaların bu deliklere doğru, mıknatıs etkisi altındaymış gibi çekildikleri gözlemlendi. Bitkinin salgıladığı cezbedici kimyasal maddeler, onları deliklere doğru çekiyordu. Barthlott, bitkinin bu canlılarla beslendiğini kanıtlamak için, protozoalardan bazılarını radyoaktif izotopla, adeta etiketledi. Bunları Genlisea'ya verdi ve iki gün içinde bitkinin hücrelerinde radyoaktivite saptadı.

Pinguicula türü bitkilerse, Kuzey Yarıküre'de yaygın olarak bulunuyorlar. Güle benzer şekilde dizilmiş yaprakları var. Küçük, güzel ve narin bir yapıya sahipler. Çoğunun çapları beş cm'yi geçmiyor. Bu etçil bitkiler, yapraklarından gelen kokunun cazibesine kapılan küçük böceklerle besleniyorlar. Yapraklarının yüzeyleri, çok güçlü olmayan yapışkan bir maddeyle kaplı. Gövdeleri bu maddeye bulaşan hayvanlar, kurtulmak için çabaladıklarında, daha çok yapışkan madde salgılanıyor. Yapraklar içe doğru yavaş yavaş kıvrılıp içi yapışkan sıvıyla dolu havuzlar oluşturuyorlar. Sıvının içinde boğulan avlar, sindiriliyor ve emiliyor.










serdar isimli Üye şuanda  online konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
serdar Kardeşimize bu mesajı için Allah Razı Olsun Diyenler=====>
Yeni Konu aç Alıntı

Bookmarks

Seçenekler
Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:



Powered by vBulletin® Version 3.8.8
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0

© Tüm Hakları Saklıdır.
Bu websitesinde Bulunan Yazılar
AKTİF KAYNAK LİNK belirtilmeden kullanılamaz.

Din